Bir Tasmanın Ardındaki Sessizlik: Bir Ailenin Sessiz Çığlığı
— Emir, kalk oğlum! Arap’ı kim çıkaracak dışarı? Ben robot muyum? — Babamın sesi mutfağı doldurduğunda, elimdeki çay bardağı titredi. Annem, ocakta yanan ekmeği kurtarmaya çalışırken gözlerini yere indirmişti. Küçük kardeşim Zeynep ise, masanın altına saklanmış, Arap’ın kulaklarını çekiştiriyordu.
O sabah, güneş apartmanımızın penceresinden içeri sızarken, evimizdeki hava buz gibiydi. Babamın öfkesiyle karışık yorgunluğu, annemin sessizliğiyle birleşip mutfağa ağır bir sis gibi çökmüştü. Arap ise, tasmasıyla kapının önünde sabırsızca kuyruğunu sallıyor, bir an önce dışarı çıkmak istiyordu. Ama kimse yerinden kıpırdamıyordu.
— Emir, duymuyor musun? Her sabah aynı şey! — Babam tekrar bağırdı. Annem, “Ben çıkarırım,” demeye yeltendi ama babam elini kaldırıp susturdu. — Senin işin mi bu? Herkesin bir görevi var bu evde!
İçimde bir şeyler kırıldı o an. Sanki sadece Arap’ın tasması değil, bizim ailemizin de görünmez bir zinciri vardı ve her sabah biraz daha geriliyordu. Zeynep’in gözleri doldu; annem ise hâlâ konuşmuyordu.
Arap’ı alıp dışarı çıktığımda, apartmanın önünde komşu çocukları top oynuyordu. Bir an için onların neşesine imrendim. Bizim evde ise neşe çoktan kaybolmuştu. Arap çimenlere koşarken ben de düşüncelere daldım: Neden her sabah aynı kavga? Neden annem hiç sesini çıkarmaz? Neden babam hep öfkeli?
O gün okuldan döndüğümde annemi mutfakta ağlarken buldum. Sessizce yanına oturdum. — Anne, iyi misin? — dedim. Gözyaşlarını silip başını salladı. — İyiyim oğlum, sadece biraz yorgunum.
Ama biliyordum ki mesele yorgunluk değildi. Annem yıllardır babamın öfkesine sessizce katlanıyordu. Babam ise işten eve geldiğinde hep gergin, hep sinirliydi. Küçük şeyler bile büyük tartışmalara dönüşüyordu: Arap’ın gezdirilmesi, Zeynep’in dersleri, faturaların ödenmesi…
Bir akşam yemek masasında yine aynı tartışma başladı. Babam yüksek sesle konuşurken annem yine sustu. Ben dayanamayıp araya girdim:
— Baba, neden hep bağırıyorsun? Herkesin içinde biriktirdiği şeyler var ama kimse konuşmuyor. Böyle devam ederse birbirimize yabancılaşacağız.
Babam bir an sustu, sonra yüzü kızardı. — Sen bana akıl mı veriyorsun? Ben bu ev için çalışıyorum! Herkesin bir görevi var!
Annemin gözleri doldu. Zeynep ise sessizce tabağındaki pilavı karıştırıyordu. O gece odama çekildiğimde Arap yanıma geldi ve başını dizime koydu. Onun sıcaklığı bana biraz olsun huzur verdi ama içimdeki düğüm çözülmedi.
Bir gün okuldan dönerken Zeynep’in ağladığını duydum. Arkadaşları onunla dalga geçmişti çünkü babam geçen gün okulun önünde yine bağırmıştı. Zeynep bana sarılıp “Keşke bizim de normal bir ailemiz olsaydı,” dedi.
O an karar verdim: Bu sessizliği bozmalıydım. Annemle uzun bir konuşma yaptım. — Anne, neden babama karşı hiç konuşmuyorsun? Hep susuyorsun…
Annem derin bir nefes aldı: — Oğlum, bazen susmak en iyisi sanıyorsun ama zamanla insanın içi çürüyormuş meğer… Ben de yoruldum.
O gece babam eve geldiğinde onu salonda bekledim. — Baba, konuşmamız lazım. Böyle devam edemeyiz. Hepimiz mutsuzuz.
Babam önce sinirlendi ama sonra gözleri doldu. — Ben de yoruldum oğlum… İşte her gün eziliyorum, eve gelince de huzur bulamıyorum…
O gece ilk defa birbirimize gerçekten açıldık. Annem duygularını anlattı, Zeynep korkularını paylaştı, ben de hissettiklerimi söyledim. Babam ilk kez özür diledi.
Ama her şey bir anda düzelmedi tabii ki… Yılların birikmiş kırgınlıkları hemen geçmiyor. Ama en azından artık konuşabiliyorduk.
Arap’ın tasması artık sadece bir köpeğin değil, bizim ailemizin de zinciriydi sanki… O zinciri gevşetmek için önce konuşmayı öğrenmemiz gerektiğini anladık.
Şimdi bazen hâlâ tartışıyoruz ama artık suskunluk yok evimizde. Annem daha güçlü, babam daha anlayışlı olmaya çalışıyor. Zeynep ise yavaş yavaş gülümsemeye başladı.
Bazen düşünüyorum: Acaba kaç ailede daha böyle görünmez zincirler var? Kaç çocuk sessizce ağlıyor? Kaç anne suskunluğa gömülüyor? Sizce de konuşmak bazen en büyük cesaret değil mi?