Bir Kızın Mektubu: Babamın Gölgesinde – Bir Türk Ailenin Alkolle Mücadelesi

“Yeter artık baba! Lütfen, anneme bağırmayı bırak!” diye haykırdım, sesim titreyerek. O an, içimdeki korku ve öfke birbirine karıştı. Annem mutfakta elleriyle yüzünü kapatmış ağlarken, babam yine elindeki rakı şişesini masaya vuruyordu. Saat gece yarısını geçmişti ve ben, on altı yaşında bir kız olarak, bir kez daha evimizin duvarlarının ne kadar ince olduğunu düşündüm. Her gece aynı kabus: Babamın sarhoş sesi, annemin sessiz gözyaşları ve benim çaresizliğim.

Adım Elif. İstanbul’un kenar mahallelerinden birinde büyüdüm. Babam, Ahmet, eskiden mahallede sevilen bir adamdı. Herkes ona “Ahmet Abi” derdi; yardımsever, çalışkan, neşeli bir insandı. Ama işini kaybettikten sonra her şey değişti. Önce sessizleşti, sonra öfkeli oldu. Sonra da rakı şişeleri mutfağımızın köşesinde birikmeye başladı. Annem Zeynep ise hep sabırlıydı; “Baban zor zamanlar geçiriyor, Elif,” derdi bana. Ama ben her geçen gün babamı biraz daha kaybettiğimizi hissediyordum.

Bir gece, yine kavga sesleriyle uyandım. Annemle babamın tartışması bu sefer daha şiddetliydi. Kapımı araladım; annem ağlıyordu, babam ise ellerini başına kapatmış, “Ben ne hale geldim?” diye hıçkırıyordu. O an içimdeki öfke yerini derin bir acıya bıraktı. Babamı kaybetmekten korkuyordum ama ona yaklaşmaya da cesaret edemiyordum.

Okulda ise bambaşka bir hayatım vardı. Arkadaşlarım babalarından bahsederken sessiz kalırdım. Bir gün Türkçe öğretmenimiz Sevgi Hanım, “Hayatınızda sizi en çok etkileyen kişiye bir mektup yazın,” dediğinde kalemim elimde titredi. Babama yazmaya karar verdim. O gece odamda oturup defterime döktüm içimi:

“Sevgili Babam,
Biliyor musun, seni en çok çocukken severdim. Ellerinin sıcaklığını, bana masal okuduğun geceleri… Şimdi ise seni anlamakta zorlanıyorum. Anneme bağırdığında içim acıyor. Keşke yine eski günlerdeki gibi olabilsek. Seni kaybetmekten korkuyorum.”

Mektubu yazdıktan sonra ağladım. Annem yanıma geldi, saçlarımı okşadı. “Baban seni çok seviyor Elif,” dedi ama gözlerinde umutsuzluk vardı.

Bir sabah kahvaltı sofrasında babam ayık geldi. Sessizce oturdu, gözleri şişmişti. Annem ona çay koydu, ben de yumurtayı uzattım. Babam bana baktı ve fısıldadı: “Kızım… Ben iyi bir baba olamadım.” O an gözlerim doldu ama hiçbir şey diyemedim.

O gün okuldan döndüğümde babam evde yoktu. Annem pencerenin önünde bekliyordu; “Baban iş aramaya gitti,” dedi umutla. Akşam olduğunda babam elinde bir poşetle geldi; içinde ekmek ve birkaç meyve vardı. Annemle göz göze geldik; ikimiz de umutlanmak istedik ama içimizde hep bir korku vardı: Ya yine içerse?

Bir hafta boyunca babam ayık kaldı. Evde huzur vardı; annem gülümsüyordu, ben derslerime odaklanabiliyordum. Ama sonra bir akşam babam eve geç geldi; gözleri kan çanağı gibiydi ve ağzından alkol kokusu geliyordu. Annem sessizce sofrayı topladı, ben odama kaçtım.

O gece defterime tekrar yazdım:
“Babam yine kayboldu sanki… Ona ulaşmak istiyorum ama duvarlar var aramızda.”

Bir gün okuldan eve dönerken komşumuz Ayşe Teyze beni durdurdu: “Elif’ciğim, annen çok üzgün görünüyor yavrum, yanında ol.” O an fark ettim ki annemin yükü benimkinden de ağırdı.

Evde annemi mutfakta buldum; elleriyle bulaşık yıkarken sessizce ağlıyordu. Yanına gidip sarıldım: “Anne, ne olur pes etme.” Annem başını salladı ama sesi çıkmadı.

Bir akşam babam eve sarhoş geldiğinde annem dayanamadı: “Ahmet! Yeter artık! Bu evde huzur kalmadı!” diye bağırdı. Babam ise öfkeyle kapıyı çarpıp çıktı. O gece annemle birlikte sabaha kadar oturduk; ikimiz de ağladık.

Ertesi gün babam geri döndü; gözleri kan çanağıydı ve yüzünde pişmanlık vardı. Annemin önünde diz çöktü: “Zeynep, ne olur affet… Elif için… Ailem için… Deneyeceğim.” Annem sessizce başını salladı ama güveni kırılmıştı.

O günden sonra babam birkaç kez daha bırakmayı denedi ama her seferinde geri döndü içkiye. Ben ise büyüdükçe öfkemin yerini acıma aldı; babamın da aslında kaybolmuş bir çocuk olduğunu anladım.

Bir gün okulda rehberlik öğretmenimiz Derya Hanım beni çağırdı: “Elif, istersen konuşabilirsin,” dedi yumuşakça. İlk kez biriyle her şeyi paylaştım; babamın değişen yüzünü, annemin tükenen sabrını, kendi korkularımı anlattım. Derya Hanım bana sarıldı: “Sen güçlü bir kızsın Elif,” dedi.

O günden sonra kendime söz verdim: Ne olursa olsun annemin yanında olacağım ve kendi hayatımı kurarken bu acıyı zincir gibi taşımayacağım.

Şimdi odamda oturup bu satırları yazarken hâlâ babamın mutfaktan gelen sesini duyuyorum. Belki bir gün iyileşiriz… Belki de bu gölgeyle yaşamayı öğreniriz.

Sizce aile olmak ne demek? Bir insanı sevmek için ne kadar dayanmak gerekir? Ben hâlâ cevap arıyorum…