İkinci Şans: Bir Torunun Sessiz Çığlığı
“Babanı bir daha bu evde duymak istemiyorum, anladın mı?” Babaannemin sesi mutfağın duvarlarında yankılandı. O an ellerim titredi, elimdeki bardağı yere düşürdüm. Cam kırıkları ayaklarımın dibine saçıldı. Oysa ben sadece, “Babam nasıl biriydi?” diye sormuştum. Yedi yaşındaydım ve bu sorunun cevabını öğrenmek için içimde tarifsiz bir boşluk vardı.
Babaannem Halime Hanım, tipik Anadolu kadınıydı. Saçları bembeyaz, gözleri ise her zaman uzaklara dalardı. Annemi küçük yaşta kaybettim; annem, doğumdan sonra hastanede kalp krizi geçirmiş. Babam ise, babaannemin deyimiyle “olmasa daha iyiymiş.” Ama neden? Bu sorunun cevabını yıllarca aradım.
Küçük bir kasabada büyüdüm. Herkes birbirini tanır, herkesin hikâyesi bir diğerine karışırdı. Okulda arkadaşlarım babalarından bahsederken, ben susardım. “Senin baban ne iş yapıyor?” diye sorduklarında, yutkunur, “Yok,” derdim kısaca. O anlarda içimde bir şeyler kırılırdı.
Bir gün okuldan eve dönerken, mahalledeki çocuklardan biri bana takıldı: “Senin baban yokmuş, öyle diyorlar!” Gözlerim doldu ama ağlamadım. Eve koşup babaanneme sarıldım. O ise başımı okşadı, “Büyüyünce anlarsın yavrum,” dedi. Ama ben büyüdükçe anlamak yerine daha da çok merak ettim.
Babaannemle aramızda tuhaf bir bağ vardı. Bazen bana masallar anlatır, bazen de eski fotoğrafları gösterirdi. Annemin gençlik fotoğrafına bakarken gözleri dolar, “Çok iyi bir kızdı,” derdi. Ama babamdan tek kelime etmezdi. Bir gün cesaretimi topladım, “Babamı hiç mi sevmedin?” diye sordum. Uzun süre sustu, sonra gözlerimin içine bakarak fısıldadı: “Sevgi bazen insanı kör eder oğlum.”
Yıllar geçti, ortaokula başladım. Okulda babalar günü etkinliği düzenlendiğinde, herkes babasıyla fotoğraf çektirirken ben kenarda oturdum. Öğretmenim Figen Hanım yanıma geldi, “Sen de babaannenle fotoğraf çektir istersen,” dedi. O an içimde bir isyan yükseldi: Neden ben de diğer çocuklar gibi olamıyordum?
Bir akşam babaannemle sofrada otururken, televizyonun sesi fonda yankılanıyordu. Haberlerde bir adamın ailesini terk ettiğinden bahsediliyordu. Babaannem birden sinirlendi: “İşte böyle adamlar yüzünden kadınlar perişan oluyor!” dedi öfkeyle. O an anladım ki, babam da bizi terk etmişti.
O gece uyuyamadım. Yastığım gözyaşlarımla ıslandı. İçimdeki boşluk büyüdükçe büyüdü. Ertesi gün okulda kavga ettim; biri yine babamla dalga geçmişti. Müdür odasında babaannemle karşı karşıya geldik. Müdür Bey, “Çocuklar bazen aile meselelerini kaldıramaz Halime Hanım,” dediğinde babaannem başını öne eğdi.
Eve dönerken sessizlik vardı aramızda. Sonunda babaannem konuştu: “Bak oğlum, herkesin hayatında eksikler olur. Senin de baban yok ama ben varım.” Gözlerim doldu, ona sarıldım ama içimdeki boşluk yine de dolmadı.
Lise yıllarımda kasabada dedikodular arttı. Bir gün mahalledeki komşu kadınlardan biri babaanneme seslendi: “Halime Abla, oğlundan hiç haber var mı?” Babaannem yüzünü buruşturdu, beni kolumdan çekip eve götürdü. Kapıyı kapatınca bana döndü: “Sana yemin ediyorum, o adamdan hiçbir haber almak istemiyorum!”
Bir gece babaannem hastalandı; ateşi yükseldi, nefes almakta zorlandı. Onu hastaneye götürdüm. Acil serviste beklerken ellerim titriyordu. Doktorlar serum takarken ben dua ettim: “Allah’ım ne olur onu benden alma.” O an anladım ki, babaannem benim için hem anne hem baba olmuştu.
Babaannem iyileşti ama o günden sonra daha içine kapanık oldu. Bir akşam eski sandığı açtı ve bana bir zarf verdi: “Bunu okumanın zamanı geldi,” dedi. Zarfı açtığımda babamın bana yazdığı bir mektup buldum:
“Sevgili oğlum,
Belki beni hiç hatırlamayacaksın ama bil ki seni hep sevdim. Hayat bazen insanı yanlış yollara sürükler. Ben de hatalar yaptım ve anneni kaybettikten sonra kendimi toparlayamadım. Sana layık bir baba olamadım ama umarım bir gün beni affedersin.”
Mektubu okurken gözyaşlarımı tutamadım. Babaanneme döndüm: “Neden bana söylemedin?” O ise gözyaşları içinde fısıldadı: “Seni korumak istedim oğlum… Baban seni çok sevdi ama kendi acısıyla baş edemedi.”
O günden sonra içimdeki öfke yerini hüzne bıraktı. Babamı affedebilir miydim bilmiyorum ama artık onun da acı çektiğini biliyordum.
Üniversiteyi kazanıp İstanbul’a taşındığımda babaannemi kasabada yalnız bırakmak zorunda kaldım. Her hafta sonu onu arar, sesini duymadan uyuyamazdım. Bir gün telefon çaldı; komşumuz Ayşe Teyze arıyordu: “Halime Abla fenalaştı, hastanedeyiz.” Apar topar kasabaya döndüm ama yetişemedim… Babaannem son nefesini vermişti.
Cenazede herkes başsağlığı dilerken ben mezarın başında diz çöküp ağladım: “Beni bırakma babaanne…” O an anladım ki hayatımdaki en büyük eksikliği onun sevgisiyle doldurmuşum.
Şimdi otuz yaşındayım ve hâlâ babamı hiç görmedim. Ama babaannemin bana verdiği sevgiyle ayakta duruyorum.
Peki sizce; ailemizden saklanan sırlar bizi korur mu yoksa daha çok yara mı açar? Siz olsaydınız bana her şeyi anlatır mıydınız?