Üç Kırık Tırnak ve Bir Hayat: Gülseren’in Sessiz Çığlığı
“Gülseren, Allah aşkına! Şu tırnaklarına bak, insan içine çıkacak halin kalmadı!”
Annemin sesi hâlâ kulaklarımda yankılanıyor. Oysa annem on yıl önce öldü. Ama ben hâlâ, her sabah aynaya baktığımda onun o sitem dolu bakışlarını görüyorum. Tırnaklarım… Otuz yıldır hiç kesmedim. Herkes bana deli dedi, mahallede çocuklar arkamdan güldü, iş bulamadım, evlenemedim. Ama kimse nedenini sormadı. Kimse anlamadı.
O sabah, mutfakta ablam Sema ile tartışırken tırnaklarım masaya çarptı ve üçü birden kırıldı. Sema bağırdı: “Bak işte! Ne oldu şimdi? Yıllardır kendini hapsettin de ne geçti eline?”
O an içimde bir şey koptu. Sanki annemin mezarından yükselen bir feryat gibi…
Otuz yıl önce, on iki yaşındaydım. Annem hastaydı, babam çoktan başka bir kadınla gitmişti. Annem yatağında yatarken bana bakıp, “Gülseren, ne olursa olsun kendinden vazgeçme,” demişti. O gün tırnaklarımı kesmeyi unuttum. Sonra annem öldü. O günden sonra bir daha hiç kesmedim. Sanki tırnaklarım uzadıkça annemin sesi bana daha yakın geliyordu.
Lisede arkadaşlarım bana “Cadı Gülseren” dediler. Öğretmenlerim bile eldiven takmamı istedi. Üniversiteye gidemedim; çünkü sınavda kalem tutamıyordum. Mahallede herkes beni konuştu: “Kızcağız kafayı yemiş.”
Ama ben her gece annemin eski yemenisini koklayıp ağladım. Tırnaklarımı okşadım, sanki annemin saçlarını tarar gibi…
Bir gün, komşumuz Hatice teyze kapıya dayandı:
— Kızım, bak bu kadar yalnızlık iyi değil. Gel şu tırnaklarını keselim, yeni bir başlangıç yaparsın.
Başımı eğdim, cevap veremedim. Çünkü o tırnakları kesmek demek, annemi tamamen kaybetmek demekti benim için.
Yıllar geçti. Evde yalnız kaldım. Sema evlendi, çocukları oldu. Ben ise her gün biraz daha içime kapandım. Tırnaklarım artık kapıdan çıkarken bile sorun oluyordu. Pazara gitmek işkenceydi; insanlar bakıyor, fısıldaşıyordu.
Bir gece, elektrikler kesildi. Mum ararken tırnaklarımdan biri daha kırıldı. Acıdan çok utanç hissettim. O an aynada kendime baktım ve ilk defa gerçekten neye dönüştüğümü gördüm: Kendi acısına tutunmuş bir gölgeydim.
Ertesi sabah Sema geldi. Yorgundu, gözleri doluydu.
— Gülseren abla, bak çocuklar senden korkuyor artık. Lütfen… Lütfen bir doktora gidelim.
İlk defa Sema’nın gözlerinde korkudan çok acı gördüm. O an karar verdim: Bu yükü daha fazla taşımayacaktım.
Bir hafta sonra Sema ile birlikte hastaneye gittik. Doktor ellerime baktı:
— Gülseren Hanım, bu tırnaklar sağlığınızı tehdit ediyor. Enfeksiyon riski çok yüksek.
Başımı salladım. Ellerimi masaya koydum ve gözlerimi kapattım.
Sema elimi tuttu:
— Hazır mısın?
İçimde bir fırtına koptu. Annemin sesiyle savaştım: “Kendinden vazgeçme!” Ama ben artık kendimi bulmak istiyordum.
Makası elime aldım. İlk tırnağı kestim… Sonra ikincisini… Her biriyle birlikte içimdeki yük hafifledi sanki. Sonunda ellerim çıplaktı; parmak uçlarımı ilk defa hissettim.
Ağladım… Hem de öyle bir ağladım ki; yılların acısı, yalnızlığı, anneme duyduğum özlem hepsi aktı gitti.
Sema sarıldı bana:
— Abla, şimdi yeniden başlayabilirsin.
O gün eve döndüğümde aynaya baktım. Artık annemin gölgesi değil, kendi yüzümü gördüm.
Ertesi hafta pazara gittim; insanlar yine baktı ama bu kez umursamadım. Ellerimi cebime koydum ve ilk defa özgür hissettim.
Şimdi düşünüyorum da… Acılarımıza tutunmak mı bizi ayakta tutar, yoksa bırakmak mı? Siz olsanız ne yapardınız? Annemin sesiyle mi yaşardınız yoksa kendi sesinizi mi bulurdunuz?