Evlatlarımız Bizi Kendi Evimizden Kovmaya Kalktı: Bir Baba Olarak Yaşadığım İhanet

“Baba, artık bu evde kalmanız doğru değil. Bizim de bir hayatımız var!”

Oğlum Serkan’ın sesi hâlâ kulaklarımda çınlıyor. O an, içimde bir şeylerin kırıldığını hissettim. Eşim Gülten’in gözleri doldu, elleri titredi. Otuz beş yıl önce, bu evin temeline ilk harcı dökerken, bir gün çocuklarımız tarafından kapı dışarı edileceğimiz aklımın ucundan bile geçmezdi.

Ben, Mehmet. Bir zamanlar kasabada herkesin saygı duyduğu, çalışkan bir esnaftım. Gülten’le evlendiğimizde cebimizde beş kuruş yoktu ama umutlarımız vardı. Yıllarca sabahın köründe kalkıp dükkânı açtım, Gülten ise hem çocuklara hem eve yetişti. Serkan ve Elif’i büyütmek kolay olmadı; onların iyi bir hayatı olsun diye kendi hayallerimizden vazgeçtik. Biriktirdiğimiz her kuruşu bu eve yatırdık. Sonunda, borç harç da olsa, şu üç katlı mütevazı evi yaptık.

Yıllar geçti, çocuklar büyüdü. Serkan mühendis oldu, Elif öğretmen. Onların başarısıyla gurur duyduk. Evlendiler, kendi ailelerini kurdular. Ama ne olduysa, son birkaç yılda oldu. Serkan’ın işleri bozuldu, borçları birikti. Elif’in eşi işsiz kaldı, geçim derdi sardı dört bir yanlarını. Biz ise emekli maaşıyla zar zor geçiniyorduk ama yine de çocuklarımızın yanında olduk.

Bir akşam, Serkan ve Elif ellerinde bir tomar kağıtla geldiler. Gülten sofrayı kurmuştu, ben de çay demliyordum. Serkan kağıtları masaya koydu:

“Baba, anne… Şimdi bu evin tapusu sizin üstünüze ama biz de artık büyüdük, çocuklarımız var. Hem siz yaşlandınız, bu ev size fazla büyük. Tapuyu bizim üstümüze geçirseniz, biz de rahat etsek…”

Gülten’in yüzü bembeyaz oldu. Ben ise ne diyeceğimi bilemedim. “Oğlum,” dedim titrek bir sesle, “bu evde sizin de emeğiniz var ama biz hâlâ hayattayız. Neden böyle bir şey istiyorsunuz?”

Elif gözlerini kaçırdı. Serkan ise ısrarcıydı:

“Baba, bak herkes böyle yapıyor artık. Siz de rahat edin, biz de evi değerlendirelim. Belki satarız, belki kiraya veririz… Siz de küçük bir daireye geçersiniz.”

O an içimdeki öfkeyi zor tuttum. “Biz ölmeden miras mı paylaşacaksınız?” dedim. Gülten ağlamaya başladı. Çocuklar ise sus pus oldu.

O gece sabaha kadar uyuyamadık. Gülten’le konuşurken gözyaşlarımız birbirine karıştı:

“Mehmet,” dedi Gülten, “biz nerede hata yaptık? Çocuklarımız için her şeyimizi verdik… Şimdi bizi kapı dışarı mı edecekler?”

Ben de bilmiyordum nerede yanlış yaptığımızı. Belki fazla fedakâr olduk, belki de onları fazla rahat ettirdik…

Ertesi gün Serkan tekrar geldi. Bu sefer yanında avukatı vardı. Avukat soğukkanlı bir şekilde konuştu:

“Mehmet Bey, Gülten Hanım… Çocuklarınızın geleceği için en mantıklısı bu. Siz yaşlandınız, bakımınız zorlaşacak. Tapuyu devrederseniz onlar da size daha iyi bakar.”

Gözlerim karardı. “Evlat dediğin anne babasına bakmak için tapuya mı ihtiyaç duyar?” dedim öfkeyle.

Serkan gözlerini kaçırdı:

“Baba, anlamıyorsun… Biz de sıkıştık. Borçlarımız var. Evi ipotek ettirsek rahatlayacağız.”

O an anladım ki mesele sadece bizim yaşımız değilmiş; onların derdi kendi dertleriymiş.

Günlerce konuşmadık çocuklarımızla. Komşular duyduğunda utancımdan sokağa çıkamaz oldum. Kahvede herkes fısıldaşıyor, “Mehmet’in çocukları evi elinden almaya çalışıyormuş” diyorlardı.

Bir gece Gülten’le otururken eski fotoğraflara baktık. Çocukların küçüklük halleri… O saf gülüşleri… “Nerede yanlış yaptık?” diye sordum yine kendime.

Bir hafta sonra Elif aradı:

“Anneciğim… Baba… Lütfen bizi affedin. Biz de çaresiz kaldık. Ama sizi üzmek istemedik.”

Ama iş işten geçmişti artık. O güven duygusu bir kere kırıldı mı tamir olmuyor.

Sonunda karar verdik; evi satmayacağız, tapuyu devretmeyeceğiz. Ne olursa olsun bu ev bizim yuvamızdı ve kimse bizi buradan atamazdı.

Şimdi bazen pencereden dışarı bakarken düşünüyorum: Bir anne baba olarak çocuklarımız için her şeyimizi vermek zorunda mıyız? Yoksa bazen kendimizi de düşünmeli miyiz? Siz olsanız ne yapardınız?