Bir Telefonla Değişen Hayat: Babamın Affı İçin Çıktığı Yolculuk

“Anne, bu hafta sonu Arda’yı sana getiremeyeceğim, işten çıkamıyorum.” Emre’nin sesi telefonda yorgun ve suçluydu. O an içimde bir şeyler koptu. Cuma akşamıydı, evim bomboştu ve torunumun sesiyle dolmasını beklerken, birden sessizlik her köşeyi sardı. O an, yıllardır hissetmediğim bir yalnızlık çöktü üzerime. Oğlumun iş yoğunluğuna kızamıyordum ama içimdeki boşluk büyüyordu.

Koltukta otururken, eski fotoğraflara bakmaya başladım. Annem, babam, ben ve kardeşim… Sonra Emre’nin çocukluğu, Arda’nın ilk adımları… Her karede bir eksiklik vardı sanki. Babamla olan fotoğraflarda ise yüzümde hep bir gerginlik. Babamla aramızda yıllardır konuşulmayan, halının altına süpürülmüş bir mesele vardı: Onun beni çocukken terk edişi.

Kapı çaldığında saat geceye yaklaşıyordu. Kimseyi beklemiyordum. Kapıyı açtığımda karşımda babamı gördüm. Saçları iyice beyazlamış, elleri titriyordu. Gözlerinde ise yılların yükü vardı.

“Merhaba oğlum,” dedi kısık bir sesle. “Beni içeri alır mısın?”

Bir an ne yapacağımı bilemedim. İçimde öfke, özlem ve şaşkınlık birbirine karıştı. Yıllardır görüşmemiştik. Annemin ölümünden sonra tamamen kopmuştuk. Ona kapıyı açmak istemedim ama bir yandan da içimdeki çocuk, babasını görmek istiyordu.

“Gel,” dedim soğukça ve kapıyı açtım.

Babam ağır adımlarla içeri girdi. Salona geçtiğimizde gözleri duvardaki aile fotoğraflarına takıldı. Bir süre sessizce baktı.

“Biliyorum, sana çok şey borçluyum,” dedi. “Ama bugün buraya gelmek zorundaydım.”

Oturduk. Babam ellerini ovuşturuyordu. Ben ise ona bakmaya bile cesaret edemiyordum.

“Beni affedebilecek misin?” diye sordu birden.

İçimdeki öfke kabardı. “Yıllarca neredeydin baba? Annem hastayken, ben okulu bırakmak zorunda kalırken, Emre doğduğunda… Hiçbirinde yoktun!”

Babam başını eğdi. “Haklısın oğlum. O zamanlar çok bencildim. Kendi dertlerime gömülüp sizi unuttum. Ama yaşlandıkça insan geçmişiyle yüzleşmek istiyor.”

Gözlerim doldu. “Şimdi mi aklına geldi? Benim çocukluğum geçti baba! Şimdi torunum var ve ben onunla vakit geçiremiyorum bile!”

Babam titreyen elleriyle cebinden eski bir mektup çıkardı. “Bu mektubu yıllar önce yazmıştım ama göndermeye cesaret edemedim.”

Mektubu açıp okumaya başladım:

“Oğlum, seni ve anneni bırakıp gittiğim için her gün pişmanlık duyuyorum. Hayatım boyunca en büyük hatam sizden uzak kalmak oldu. Belki bir gün beni affedersiniz…”

Gözyaşlarım süzüldü. Babamın gözleri de dolmuştu.

“Biliyor musun,” dedi boğuk bir sesle, “ben de torunumu hiç göremedim. Onunla tanışmak isterdim.”

Bir an sustum. İçimdeki öfke yerini hüzne bıraktı. Kendi oğlumla aramdaki mesafeyi düşündüm; iş yoğunluğu, hayat telaşı derken birbirimize yabancılaşmıştık.

“Belki de,” dedim yavaşça, “hepimiz biraz geç kalıyoruz hayatta.”

Babam başını salladı. “Ama yine de denemek lazım oğlum.”

O gece sabaha kadar konuştuk. Geçmişteki hataları, pişmanlıkları, özlemleri… Sabah olduğunda babam gitmek üzere ayağa kalktı.

“Beni affedebildin mi?” diye sordu tekrar.

Uzun süre düşündüm. “Tam olarak affedemedim belki ama denemeye hazırım,” dedim.

Babamın gözlerinde ilk kez umut gördüm.

O günden sonra hayatım değişti. Babamla yeniden görüşmeye başladık. Emre’ye ve Arda’ya da dedelerini anlattım. Aile olmak bazen yeniden başlamayı gerektiriyormuş meğer.

Şimdi düşünüyorum da; affetmek mi daha zor, yoksa affedilmeyi beklemek mi? Siz olsanız ne yapardınız?