Zamanın Bedeli: Bir Hayatın Sessiz Çığlığı
“Yeter artık anne! Ben de insanım, ben de yoruluyorum!” diye bağırdım, sesim mutfağın fayanslarında yankılandı. Annem, elindeki çay bardağını tezgâha bırakırken gözleri doldu. Babam ise televizyonun karşısında, sanki hiçbir şey olmamış gibi kanalları değiştirmeye devam etti. O an, içimde yıllardır biriken tüm yorgunluğun, kırgınlığın ve değersizliğin bir anda patladığını hissettim.
Benim adım Emre. İstanbul’un kenar mahallelerinden birinde, üç katlı eski bir apartmanın ikinci katında doğdum, büyüdüm. Babam emekli memur, annem ev hanımı. Bir de benden üç yaş küçük kardeşim Zeynep var. Hayatımız, babamın sabah işe gidip akşam eve dönmesi, annemin mutfakta yemek yapıp çamaşır asması, Zeynep’in ise sürekli telefonuyla oynaması arasında sıkışıp kalmıştı. Ben ise her zaman arada kaynayan, kimsenin tam olarak ne hissettiğini sormadığı, ama herkesin işini üstüne yıktığı kişiydim.
Lisede derslerim iyiydi, ama asıl yüküm evdeydi. Babamın tansiyonu çıktığında eczaneye ben koşardım. Annem komşuya gidecekse Zeynep’i ben gözetirdim. Üniversiteye başladığımda bile, eve her gelişimde alışveriş torbalarını taşımak, faturaları yatırmak, evdeki bozuk musluğu tamir etmek benim işimdi. Kimse bana “Nasılsın Emre?” diye sormazdı. Sanki ben bu evin görünmez işçisi, sessiz kahramanıydım.
Bir gün, üniversiteden arkadaşım Burcu aradı. “Emre, bu akşam Kadıköy’de buluşuyoruz, gelir misin?” dedi. O an içimden bir ses “Git!” diye bağırdı. Ama annem o gün hasta olduğunu söyledi; babam da “Akşam erken gel, Zeynep’in dersleri var” diye uyardı. Yine kendi isteklerimi bir kenara bırakıp evde kaldım. O gece pencereden dışarı bakarken, sokaktan gelen kahkahalara kulak verdim ve içimde bir şeylerin eksildiğini hissettim.
Zaman geçti. Üniversite bitti, iş buldum. Sabahları erken kalkıp işe gidiyor, akşamları yorgun argın eve dönüyordum. Ama evdeki düzen hiç değişmedi. Babam hâlâ televizyonun karşısında sessizdi; annem hâlâ mutfakta; Zeynep ise büyümüş ama hâlâ sorumluluk almaktan kaçıyordu. Ben ise 28 yaşında koca bir adam olmuşken bile hâlâ herkesin yükünü sırtlanıyordum.
Bir akşam işten geç çıktım. Metroda ayakta zor duruyordum. Eve geldiğimde annem kapıda karşıladı: “Emre, marketten ekmek almayı unutmuşsun!” dedi. O an içimde bir şeyler koptu. “Anne, ben robot muyum? Her şeyi ben mi yapmak zorundayım?” dedim. Annem sustu, gözleri yere indi. Babam ise yine hiçbir şey olmamış gibi gazetesini okumaya devam etti.
O gece odama çekildim ve ilk defa kendime şu soruyu sordum: “Benim zamanım neden bu kadar değersiz?”
Bir hafta sonra işyerinden arkadaşlarım hafta sonu Sapanca’ya gitmeyi teklif etti. Bu sefer kararlıydım; aileme haber verdim ve gitmek istediğimi söyledim. Annem suratını astı: “Evde iş var Emre, sen gidince kim ilgilenecek?” Babam ise “Senin yaşında biz çalışıyorduk oğlum, gezmek lüks!” dedi. Zeynep ise “Ağabey ben de arkadaşlarımla dışarı çıkacağım, bana para bırakır mısın?” dedi.
O an anladım ki bu evde kimse benim hayallerimi, isteklerimi umursamıyor. Sadece ihtiyaçları olduğunda beni hatırlıyorlar.
Sapanca’ya gittim. Orada gölde otururken Burcu yanıma geldi: “Emre, neden hep kendini ikinci plana atıyorsun?” dedi. Cevap veremedim. Çünkü yıllardır bunu yapmaya öyle alışmıştım ki başka türlü yaşamanın mümkün olabileceğini unutmuştum.
Dönüşte evde büyük bir kriz vardı. Annem hastalanmıştı; Zeynep telaşla ağlıyordu; babam ise bana kızgındı: “Sen yokken ev dağıldı Emre! Sen olmasan biz ne yaparız?”
İşte o an içimdeki öfke ve üzüntü birbirine karıştı: “Ben de insanım baba! Benim de hayallerim var! Sadece sizin için yaşamaktan yoruldum!” dedim ve ilk defa gözyaşlarımı saklamadım.
O gece annemin yatağının başında otururken elini tuttum: “Anne, ben seni çok seviyorum ama artık kendi hayatımı da yaşamak istiyorum,” dedim. Annem sessizce ağladı: “Seni hep güçlü sandık oğlum… Meğer ne çok yük yüklemişiz sana.”
Ertesi sabah işe giderken aynada kendime baktım ve ilk defa gözlerimde umut gördüm. Artık kendi zamanımı başkalarının değil, kendi mutluluğum için harcamaya karar verdim.
Şimdi size soruyorum: Sizin zamanınızın kıymetini kim biliyor? Ya da siz kendi zamanınıza gerçekten değer veriyor musunuz?