Her Ayın 15’inde Çalan Telefon: Aile mi, Banka mı?
“Yine mi arıyor?” diye fısıldadım, telefonun ekranında annemin adını görür görmez. Eşim Murat, gözlerini kaçırdı. Saat akşam yediydi ve bugün maaş günüydü. Her ayın 15’inde olduğu gibi, annem yine tam zamanında aramıştı. İçimde bir öfke kabardı; çünkü bu telefonun ne anlama geldiğini çok iyi biliyordum.
Telefonu açtı Murat, sesi yumuşak, ama içinde bir yorgunluk vardı. “Alo anne… Evet, iyiyiz… Tabii ki, ne oldu?”
O an mutfağın köşesinden dinlerken, annemin cümlelerinin arasındaki o ince sızlanmayı duydum: “Oğlum, baban rahatsızlandı yine. İlaçlar pahalı, biliyorsun. Biraz destek olsan…”
Murat’ın sesi kısıldı: “Tamam anne, bakarız.”
Telefon kapandıktan sonra mutfakta bir sessizlik oldu. Masanın üzerinde kalan son iki dilim ekmek ve bir tabak zeytin… O an düşündüm: Biz ne zaman kendi hayatımızı yaşayacağız? Ne zaman sadece kendimiz için endişeleneceğiz?
Murat bana döndü, gözlerinde suçlulukla karışık bir çaresizlik vardı. “Ne yapayım Elif? Annem işte… Biliyorum, yine para isteyecek. Ama babam hasta.”
İçimdeki öfkeyi bastırmaya çalıştım. “Murat, bak… Senin aileni seviyorum ama her ay aynı şey. Biz de zor geçiniyoruz. Kira, faturalar, çocukların okul masrafları… Hepimiz aynı gemideyiz.”
Murat başını eğdi. “Biliyorum Elif. Ama onlar da bizim ailemiz.”
O gece uyuyamadım. Tavanı izlerken çocukluğum aklıma geldi. Babamın işsiz kaldığı yıllar, annemin pazardan artan sebzeleri topladığı günler… Ama hiçbir zaman abime ya da bana yük olmadılar. Herkes kendi yükünü taşırdı.
Sabah kahvaltıda Murat sessizdi. Çocuklar okula hazırlanırken ben de çantalarına sandviç koyuyordum. Birden Murat’ın telefonu tekrar çaldı. Bu sefer ablası Ayşe’ydi.
“Ablam da arıyor,” dedi Murat, gözlerini devirdi.
Ayşe’nin sesi mutfakta yankılandı: “Murat, annem dün gece çok ağladı. Babam da hastaneye gitmek istemiyor. Senin elin biraz daha rahat ya… Biraz destek olsan diyorlar.”
O an patladım: “Yeter artık! Sadece Murat mı var bu ailede? Sen de çalışıyorsun Ayşe! Neden hep biz?”
Ayşe bir an sustu, sonra sesi soğuklaştı: “Elif, sen bizim ailemize karışma. Murat kardeşimdir, o bilir.”
Telefon kapandıktan sonra Murat bana baktı: “Haklısın ama… Onlar benim ailem.”
Günler böyle geçti. Her ay maaş günü aynı senaryo: Annem arar, ablam arar, bazen dayım bile arar. Sanki Murat bir banka memuruymuş gibi… Kendi ihtiyaçlarımızı hep erteledik. Çocukların doğum günü pastası yerine evde kek yaptık; tatile gitmek hayal oldu.
Bir gün işten eve dönerken markette eski komşum Fatma Teyze’ye rastladım. Halimi sordu, gözlerim doldu. “Fatma Teyze,” dedim, “Sence aile olmak ne demek? Hep fedakârlık mı?”
Fatma Teyze elimi tuttu: “Kızım, aile olmak demek birbirine destek olmak demek ama sınırını bilmek de gerek. Senin de bir hayatın var.”
O gece Murat’la uzun uzun konuştuk. “Bak Murat,” dedim, “Senin ailene yardım etmek istememek değil derdim. Ama biz de varız bu evde. Çocuklarımızın geleceği var. Herkes kendi payına düşeni almalı.”
Murat başını salladı: “Haklısın Elif. Ama annemler kırılır diye korkuyorum.”
“Bazen kırılmak iyidir,” dedim. “Belki o zaman herkes kendi ayakları üzerinde durmayı öğrenir.”
Ertesi gün Murat annesini aradı. Ben de yanındaydım.
“Anne,” dedi Murat, sesi titriyordu, “Bak biz de zor geçiniyoruz artık. Elimizden geleni yapıyoruz ama her ay böyle olunca biz de yoruluyoruz.”
Annemin sesi telefonda çatallaştı: “Oğlum, biz sana yük mü oluyoruz?”
“Yük değil anne,” dedi Murat, “Ama biraz da Ayşe abla destek olsun. Herkes elini taşın altına koysun.”
Telefon kapandıktan sonra Murat ağladı. İlk defa onu böyle gördüm.
O günden sonra işler değişti mi? Tam olarak değil… Annem birkaç ay aramadı ama sonra yine aradı; bu sefer daha dikkatliydi cümlelerinde. Ayşe de arada sırada yardım etti.
Ama en önemlisi şuydu: Biz artık kendi sınırlarımızı çizmiştik.
Şimdi bazen düşünüyorum: Aile olmak demek gerçekten sonsuz fedakârlık mı? Yoksa herkesin kendi sınırını bilmesi mi gerek? Siz olsanız ne yapardınız?