Taze Olmazsa Hiç Olmasın: Bir Akşam Yemeğinin Ardında Saklı Hayatlar

“Bunu mu getirdin masaya, Zeynep?” Annemin sesi, mutfağın dar kapısından salona kadar yankılandı. Elimdeki tepsiyle bir an duraksadım. İçimdeki huzursuzluk, annemin bakışlarında büyüdü. “Hazır mantı mı bu?” dedi, kaşlarını çatıp. Babam, her zamanki gibi gazeteye gömülmüş, hiçbir şey duymamış gibi yaptı. Kardeşim Efe ise telefonunda oyun oynuyordu. Sanki bu evde tek başına savaşan bendim.

O gün işten geç çıkmıştım. Eve geldiğimde saat sekizi geçmişti. Yorgunluktan ayaklarım titriyordu. Annem ise sofranın başında, her zamanki gibi, “Evde yemek pişmezse aile dağılır,” diye söyleniyordu. Ben de marketten aldığım hazır mantıyı haşlayıp üstüne yoğurt dökmüştüm. Ama annem için bu bir ihanetti.

“Anne, çok yorgundum. Hem bak, üstüne tereyağı da kızarttım,” dedim, sesim titreyerek. Ama annem elini salladı. “Bizim evimizde hazır yemek yenmez! Senin babaannen her gün hamur açardı. Sen de mi böyle olacaksın?”

O an içimde bir şeyler koptu. Babamdan destek bekledim ama o gözlerini gazeteden kaldırmadı bile. Kardeşim Efe ise başını bile kaldırmadan, “Ben dışarıdan söyleyeyim o zaman,” dedi. Annem bana döndü: “Bak, çocuk bile istemiyor!”

İçimdeki öfke ve çaresizlik birbirine karıştı. “Anne, ben de insanım! Her gün işten gelip saatlerce mutfakta kalamam ki!” dedim. Annem gözlerini devirdi: “Senin işin mi daha önemli, ailene bakman mı?”

O gece sofrada kimse konuşmadı. Annem tabağına dokunmadı bile. Babam sessizce yemeğini yedi ve odasına çekildi. Efe ise dışarıdan hamburger söyledi. Ben ise mutfakta tek başıma ağladım.

Sabaha kadar uyuyamadım. Annemin sözleri beynimde yankılandı: “Evde yemek pişmezse aile dağılır.” Gerçekten öyle miydi? Benim yorgunluğum, hayallerim, kendi hayatım hiç mi önemli değildi? Hep annemin istediği gibi mi olmalıydım?

Ertesi gün işe giderken otobüste camdan dışarı bakarken düşündüm: Kaç kadının hayatı böyle geçiyor? Kaçımız annelerimizin gölgesinde eziliyoruz? Kaçımız kendi hayatımızı yaşamak isterken suçluluk duyuyoruz?

O akşam eve döndüğümde annem mutfakta hamur açıyordu. Yüzünde bir gurur vardı. “Bak, gerçek mantı böyle yapılır,” dedi bana bakmadan. İçimde bir isyan yükseldi ama sustum. Çünkü biliyordum ki bu evde sesimi yükseltirsem yalnız kalırım.

Bir hafta boyunca annemle konuşmadık. Babam arada sırada “Anneni üzme kızım,” dedi ama hiçbir zaman beni anlamaya çalışmadı. Efe ise kendi dünyasında kaybolmuştu zaten.

Bir akşam işten eve dönerken markette çocukluğumdan tanıdığım Ayşe ablayla karşılaştım. O da benim gibi çalışıyordu ve iki çocuğu vardı. “Zeynep, bazen insan kendini düşünmeli,” dedi bana. “Yoksa kimse seni düşünmüyor.”

O gece ilk defa anneme karşı çıktım: “Anne, ben de yoruluyorum! Her gün taze yemek yapamam! Bazen kolayına kaçmak da hakkım!” Annem önce şaşırdı, sonra gözleri doldu: “Ben de gençken yorulurdum ama kimseye söyleyemezdim,” dedi sessizce.

İlk defa annemin de bir insan olduğunu fark ettim. Onun da hayalleri, yorgunlukları varmış ama hep susmuştu. Belki de bana yüklediği bu beklentiler, kendi yaşadıklarının bir yansımasıydı.

O günden sonra soframızda bazen hazır yemek de oldu, bazen annemin elinden çıkan hamur işleri de… Ama en önemlisi, birbirimizi anlamaya başladık.

Şimdi düşünüyorum da; acaba kaçımız annelerimizin gölgesinde kendi hayatımızdan vazgeçiyoruz? Kaçımız sırf beklentileri karşılamak için kendimizi unutuyoruz? Siz hiç annenizle böyle bir yüzleşme yaşadınız mı?