Fırtına Öncesi Sessizlik: Bir Anadolu Köyünde Hayatın Kırılma Noktası
“Yeter artık, Zeynep! Bir damla su kalmadı, tarlalar kurudu, hayvanlar telef olacak!” Babamın sesi, evin kerpiç duvarlarında yankılandı. Annem, elleriyle başını tutup yere çömeldi. Ben ise mutfak kapısının eşiğinde, elimde boş bir bakraçla öylece kalakaldım. Beş gündür yağmur yağmıyor. Toprak çatlamış, ekinler sararmıştı. Köyümüzün tek çeşmesinden akan su da sabahları incecik bir ip gibi akıyor, öğlene varmadan kesiliyordu. Herkesin yüzünde aynı endişe: Bu yaz da böyle geçerse ne yapacağız?
Ben Zeynep. Yirmi iki yaşındayım. Hayatım boyunca bu köyden dışarıya adımımı atmadım. Babam İsmail, annem Hatice ve benden üç yaş küçük kardeşim Yusuf’la birlikte yaşıyoruz. Babamın öfkesiyle annemin sessizliği arasında sıkışıp kalmış bir hayatım var. Her sabah gün doğmadan kalkıp tarlaya gidiyoruz. Ama bu yıl, her şey farklı. Kuraklık sadece toprağı değil, evimizin içini de kuruttu sanki.
O sabah babam yine bağırdı: “Yusuf! Kuyudan su çekmeye git!” Yusuf başını öne eğip çıktı. Annem bana döndü, gözleri dolu dolu: “Kızım, bu böyle gitmez. Yağmur duasına gidecekler yarın. Sen de gel.”
İçimde bir isyan vardı. Yağmur duası… Her yıl aynı umut, aynı hayal kırıklığı. Ama annemin gözlerindeki çaresizlik beni susturdu. Ertesi gün köy meydanında toplandık. Hoca dua etti, kadınlar ağladı, çocuklar ellerini göğe kaldırdı. Gökyüzü ise inadına masmavi ve kupkuruydu.
O akşam sofrada sessizlik vardı. Babam birden kaşığını masaya vurdu: “Zeynep, bak kızım… Şehirdeki halan aradı. Seni yanına almak istiyor. Orada iş bulursun belki.” Annem hemen karşı çıktı: “Kızımı göndermem! O daha çocuk!”
Babam öfkeyle kalktı: “Burada ne yapacak? Aç mı kalalım? Herkes şehre gidiyor, biz de gidelim!”
Ben ise donup kaldım. Şehir… Hiç görmediğim, sadece televizyonda izlediğim o koca dünya… Korktum ama bir yandan da içimde bir umut kıpırdadı. Belki de hayatım değişirdi.
O gece sabaha kadar uyuyamadım. Annemin odasına gittim, yanına kıvrıldım. Saçlarımı okşadı: “Korkma kızım, ben varım.” Ama biliyordum; annem de korkuyordu.
Ertesi gün köyde dedikodu başladı: “Zeynep’i şehre göndereceklermiş.” Komşu kadınlar kapımıza gelip anneme akıl verdi: “Kızını koru Hatice! Şehirde ne olur belli mi?” Annem gözyaşlarını saklamaya çalıştı.
Babam ise kararlıydı. “Yarın sabah yola çıkıyoruz,” dedi. Yusuf sessizce bana sarıldı: “Ablam gitmesin…”
Sabah valizimi hazırlarken ellerim titriyordu. Annem bana eski bir yazma verdi: “Bunu başına takarsın, kokum üstünde kalsın.” Babam ise cebime üç beş kuruş sıkıştırdı: “Orada kimseye muhtaç olma.”
Otobüs durağına yürürken köyün tozlu yollarında her adımda çocukluğumdan bir parça bıraktım sanki. Otobüs geldiğinde annem bana sarıldı, ağladı: “Kendine dikkat et kızım.” Babam ise gözlerini kaçırdı.
Şehre vardığımda halam beni karşıladı. Yüksek apartmanlar, kalabalık caddeler… Her şey yabancıydı bana. Halamın evinde bir oda verdiler bana. Ertesi gün tekstil atölyesinde iş buldu halam. Sabah yedide çıkıp akşam sekizde dönüyordum eve. Parmaklarım iplikten yara oldu, sırtım ağrıdı ama sesimi çıkarmadım.
Her akşam annemi aradım. “İyiyim anne,” dedim hep. Ama içimde bir boşluk vardı; köyümü, Yusuf’u özledim.
Bir gün atölyede patronun oğlu Murat yanıma geldi: “Sen yenisin galiba? Nerelisin?”
“Yozgatlıyım,” dedim utana sıkıla.
Gülümsedi: “Buralar zordur ama alışırsın.”
Murat’la zamanla arkadaş olduk. Dertleştik, güldük… Bir gün bana dedi ki: “Zeynep, burada kalıcı olmayı düşünüyor musun?”
Cevap veremedim. Çünkü her gece rüyamda köyümü görüyordum.
Bir akşam halam sofrada bana sordu: “Bak kızım, Murat seni beğeniyor galiba? Düşünür müsün?”
Şaşırdım, utandım. Annemi aradım hemen: “Anne, biri var burada…”
Annem sustu bir süre: “Sen bilirsin kızım ama acele etme.”
O gece babam telefona geçti: “Bak Zeynep, biz seni okutamadık ama başını dik tut. Kimseye boyun eğme!”
Gözlerim doldu. O an anladım ki; köyde de olsam şehirde de hayat hep mücadeleydi.
Aylar geçti… Atölyede işler azaldı, maaşlar düştü. Halam hastalandı, hastane masrafları arttı. Murat ise evlenmek istediğini söyledi ama ailesi köylü olduğum için istemedi beni.
Bir sabah halam bana döndü: “Kızım, istersen köye dönelim mi? Burada da huzur yok.”
Düşündüm… Şehirde yalnızdım; köyde ise ailem vardı ama gelecek yoktu.
O gün karar verdim; kendi yolumu çizecektim. Atölyeden ayrıldım, küçük bir dikiş makinesi aldım ve evde iş yapmaya başladım. Halamla birlikte mahalledeki kadınlara elbise diktik.
Bir gün annem aradı: “Kızım, yağmur yağdı burada! Toprak kokusu burnumda tütüyor.”
Gözlerimden yaşlar aktı; belki de fırtına öncesi sessizlik bitmişti artık.
Şimdi düşünüyorum da; insan nerede olursa olsun kendi fırtınasını yaşar mı? Siz olsanız ne yapardınız; köye mi dönerdiniz yoksa şehirde savaşmaya devam mı ederdiniz?