Artık Kapıları Açmıyorum: Bir Anadolu Hikayesi
— Anne! Ne olur aç şu kapıyı! Anne, bak yemin ederim bir daha tartışmayacağız!
Oğlum Emre’nin sesi, apartmanın boşluğunda yankılanıyordu. Kapının arkasında, elimde titreyen çay bardağıyla yere çökmüş, nefesimi tutmuş bekliyordum. O an, yıllardır içimde biriktirdiğim korkular, pişmanlıklar ve öfke; hepsi birden boğazıma düğümlendi.
Emre, kapının metaline yumruk atmaya devam etti. “Anne, biliyorum evdesin! Araban burada! Lütfen aç!”
Gözlerimden yaşlar süzüldü. Oğlumun sesinde çaresizlik vardı; ama ben… Ben artık kapıları açamıyordum. Ne ona, ne de geçmişime.
Her şey bundan üç yıl önce başlamıştı. Kocam Hasan’ın ani ölümüyle. O gün Emre’yle ilk defa gerçekten kavga ettik. Babasının cenazesinde bile birbirimize sarılamadık. O günden sonra aramızda görünmez bir duvar örüldü. Emre, üniversiteyi bitirip İstanbul’a taşındı. Ben ise Anadolu’nun bu küçük kasabasında, eski apartman dairesinde yalnız kaldım.
İlk zamanlar her gün arardı. Sonra haftada bire düştü. Sonra ayda bir… Sonra tamamen sustu telefonlar. Ben de sustum. Komşular sorunca “İşi çok yoğun,” derdim. Ama içimde bir yerlerde, oğlumun bana kırgın olduğunu biliyordum.
Geçen hafta Emre’den bir mesaj geldi: “Anne, konuşmamız lazım. Cumartesi geliyorum.” O günden beri içim içimi yiyor. Ne konuşacaktık? Yıllardır konuşmadığımız ne varsa şimdi mi dökülecekti ortaya?
Şimdi ise kapının arkasında, oğlumun sesini duymamak için ellerimle kulaklarımı kapatıyorum. Ama nafile…
— Anne! Bak, komşular bakıyor! Lütfen…
Bir an gözümde annem canlandı. O da bana böyle yapardı küçükken. Kapıyı açmazdı; ben de ağlardım. “Büyüyünce anlarsın,” derdi hep. Şimdi büyüdüm ama hâlâ anlamıyorum.
Emre pes etmiyor. Kapının deliğinden baktım; gözleri kıpkırmızı, yüzü ter içinde. Bir an için kapıyı açıp ona sarılmak istedim. Ama sonra Hasan’ın ölümünden sonraki o geceyi hatırladım.
O gece Emre bana bağırmıştı: “Senin yüzünden oldu! Babamı sen yedin bitirdin!”
O cümle beynime kazındı. O günden beri kendimi affedemedim. Belki de Emre’yi affedemedim.
Telefonum çaldı. Komşum Ayşe Hanım arıyor.
— Hatice abla, oğlun kapıda bağırıyor, iyi misin?
— İyiyim Ayşe Hanım, birazdan açarım.
Ama açmadım.
Emre kapının önünde yere oturdu. Başını dizlerine gömdü. Ben ise içeride, eski koltukta büzülmüş halde ağlıyordum.
Birden geçmişten bir sahne gözümün önüne geldi: Emre ilkokuldayken okuldan ağlayarak gelmişti. “Anne, kimse benimle oynamıyor,” demişti. O zaman sarılıp “Ben hep yanındayım,” demiştim.
Şimdi ise oğlumun yanında olamıyordum.
Saatler geçti. Emre hâlâ gitmemişti. Arada bir kalkıp tekrar kapıya vuruyor, sonra tekrar oturuyordu.
Akşam ezanı okunurken komşuların çocukları apartmanda koşturuyordu. Onların neşesiyle Emre’nin sessizliği arasında sıkışıp kaldım.
Bir ara Emre’nin sesi tekrar yükseldi:
— Anne, bak… Biliyorum sana çok şey söyledim o gece… Ama ben de çocuktum! Babamı kaybettim, seni de kaybetmek istemiyorum!
Yüreğimde bir şeyler kırıldı o an. Ama yine de kalkıp kapıyı açamadım.
İçimdeki ses sürekli fısıldıyordu: “Ya yine aynı şeyleri söylerse? Ya yine suçlarsa?”
Gece oldu. Emre hâlâ gitmemişti. Kapının önünde battaniyeye sarılmış uyuyakalmıştı.
Sabah ezanıyla birlikte gözlerimi açtım. Kapının deliğinden baktım; oğlum hâlâ orada… Yavaşça kapıya yaklaştım, elim tokmağa gitti… Ama parmaklarım dondu kaldı.
Birden içimdeki öfke ve korku yerini büyük bir boşluğa bıraktı. Yıllardır kimseyle dertleşmemiştim. Hasan’ın ölümünden sonra herkes benden uzaklaştı; ben de herkesten uzaklaştım.
Emre başını kaldırdı, göz göze geldik deliğin ardından.
— Anne… Ne olur… Sadece beş dakika konuşalım…
O an anladım ki; aslında en çok kendimden kaçıyordum ben.
Kapıyı açmadım o sabah da… Ama içeride kendi içimde bir kapı aralandı sanki.
Şimdi burada oturmuş, ellerim titreyerek bu satırları yazıyorum. Oğlum hâlâ kapının önünde bekliyor mu bilmiyorum… Belki de artık gitmiştir.
Ama şunu soruyorum kendime ve size:
Bir anne ne zaman affedilir? Ya da bir evlat ne zaman affetmeyi öğrenir?
Siz olsanız ne yapardınız? Kapıyı açar mıydınız?