Küçük Bir Kızın Sessiz Çığlığı: Elif ve Polis Köpeği
“Elif, hadi kızım, bak herkes sana bakıyor.” Babamın sesi titrek ve yorgundu. O an, Zeytinburnu’ndaki polis köpeği mezatında, herkesin gözleri üzerimdeydi. Sekiz yaşındaydım ve annemi kaybettiğimden beri tek kelime etmemiştim. Annem, Komiser Yardımcısı Ayşe Yıldırım, geçen kasımda bir operasyonda vurulmuştu. O günden beri kelimeler anlamını yitirmişti benim için. Herkes bana acıyarak bakıyor, fısıldaşıyor, ama kimse içimdeki fırtınayı duymuyordu.
Babam, “Elif, istersen gidelim,” dedi usulca. Ama gitmek istemiyordum. Annemin bana anlattığı hikâyeleri hatırladım: Cesur polis köpekleri, sahiplerine sadık, korkusuz dostlar… Annemle birlikte izlediğimiz eski fotoğraflar gözümün önüne geldi. O an, mezat alanında bir köpek gözüme çarptı: Koca siyah gözleriyle bana bakıyordu. Adı Karabas’tı. Onun da gözlerinde bir hüzün vardı sanki.
Mezat başkanı, “Sıradaki köpeğimiz Karabas! Emekli oluyor, yeni bir yuva arıyor,” dedi. Kalabalık arasında bir uğultu yükseldi. Herkes Karabas’ın güçlü, eğitimli olduğunu konuşuyordu. Ama ben sadece onun bana baktığını hissediyordum. Sanki o da annesini kaybetmişti.
Babam cüzdanını karıştırırken, “Elif, gerçekten istiyor musun?” diye fısıldadı. Gözlerimle ona baktım, başımı hafifçe salladım. Babam derin bir iç çekti. “Tamam kızım,” dedi ve elini omzuma koydu.
Mezat ilerlerken, Karabas’ın fiyatı yükseliyordu. Bir iş adamı, “Ben alırım, çiftliğe lazım,” dedi yüksek sesle. Bir başkası, “Benim oğlum çok seviyor köpekleri!” diye bağırdı. Babam ise sessizce bekliyordu; biliyordum ki paramız yetmeyecekti.
Birden kalabalığın arasından yaşlı bir kadın öne çıktı: “Bu küçük kızın hikayesini duydum,” dedi. “Annesi şehit olmuş. Belki Karabas ona iyi gelir.” Herkes sustu. Gözler üzerime çevrildi. İçimde bir şeyler kıpırdadı; sanki annem yanımdaydı.
Mezat başkanı duraksadı. “Küçük hanım, Karabas’ı ister misin?” diye sordu. Cevap veremedim; boğazım düğümlendi. Sadece Karabas’a yaklaştım ve elimi uzattım. O da başını eğip elimi yaladı. Kalabalıkta bir hıçkırık duyuldu; babam gözyaşlarını saklamaya çalışıyordu.
O an herkes sustu. Mezat başkanı başını salladı: “Karabas artık Elif’in.”
Eve dönerken babam arabada sessizdi. Ben de öyleydim; ama ilk defa sessizliğim huzur vericiydi. Karabas arka koltukta başını dizlerime koymuştu. Annemin kokusunu aradım ama bulamadım; onun yerine Karabas’ın sıcaklığını hissettim.
Günler geçti. Okula gitmek istemiyordum; arkadaşlarım bana acıyarak bakıyordu. Öğretmenim Sevim Hanım defalarca konuşmaya çalıştı ama ben yine sustum. Sadece Karabas’la konuşuyordum; geceleri ona annemi anlatıyordum sessizce.
Bir gün babam kapımı çaldı: “Elif, seninle konuşabilir miyim?” Yatağımda oturuyordum; Karabas yanımdaydı. Babam içeri girdi, yere çömeldi.
“Elif,” dedi, “Biliyorum çok zor… Ben de anneni çok özlüyorum.” Gözleri doldu. “Ama hayat devam ediyor kızım… Senin tekrar konuşmanı o kadar çok isterdim ki…”
O an Karabas havladı; sanki babama destek oluyordu. Babam gülümsedi: “Bak, Karabas da senin yanında.”
O gece rüyamda annemi gördüm; bana sarıldı ve kulağıma fısıldadı: “Korkma Elif, konuşmak iyileştirir.” Uyandığımda gözlerim yaşlıydı.
Ertesi sabah Karabas’la parka gittik. Bir çocuk topunu kaçırdı; Karabas koşup getirdi topu. Çocuk bana yaklaştı: “Köpeğin çok akıllıymış!” dedi gülerek.
İlk defa dudaklarımı araladım: “Evet… O benim dostum.”
Çocuk şaşırdı: “Sen konuşabiliyorsun!” dedi sevinçle.
O an içimde bir şey kırıldı; sanki zincirlerim çözüldü. Eve döndüğümde babama sarıldım: “Baba… Seni seviyorum.” Babam ağladı; ben de ağladım.
Hayatımız yavaş yavaş normale dönmeye başladı. Okula gitmeye başladım; arkadaşlarım artık bana farklı bakmıyordu. Karabas her sabah beni kapıda bekliyordu.
Ama annemin yokluğu hep içimdeydi; her gece yıldızlara bakıp ona dua ediyordum.
Şimdi düşünüyorum da… Acılarımızı paylaşınca hafifliyor mu gerçekten? Sessizlik bazen en büyük çığlık değil mi? Siz hiç içinizdeki fırtınayı kimseye anlatamadığınız oldu mu?