Bir Gün Cesaretimi Toplayıp Sana “Seni Seviyorum” Diyecektim…
“Bir gün cesaretimi toplayıp sana ‘Seni seviyorum’ diyecektim… Ama işte, yine sustum. Yine korktum. Yine kendimi, annemin mutfakta çay karıştırırken çıkardığı o metalik sesin ardında sakladım.”
O akşam, mutfakta annemle baş başaydık. Babam her zamanki gibi televizyonun karşısında, haberleri izliyordu. Annem bana döndü, gözlerinde alışık olduğum o yorgun bakış vardı. “Zeynep, kızım, şu çayı babana götür de içi soğumasın,” dedi. Sanki hayatım boyunca hep birilerinin çayını taşıyacakmışım gibi hissettim. Oysa ben başka bir şey istiyordum. Benim içimde başka bir yangın vardı.
O gün okuldan eve dönerken, kasabanın meydanında yine onu gördüm. Emre. Çocukluğumdan beri tanıdığım, ama son iki yıldır kalbimin her atışında adını fısıldayan Emre. Onunla konuşmak, ona duygularımı anlatmak istiyordum. Ama kasabada herkes birbirini tanır; birinin bakışı, birinin lafı yetiyor insanın içine korku salmaya.
Emre bana gülümsediğinde, içimden geçenleri susturmak için dudaklarımı ısırdım. “Nasılsın Zeynep?” dedi. Sesi yumuşaktı, gözleri ise sanki her şeyi anlıyordu. “İyiyim,” dedim kısaca. Sonra başımı eğip hızla yürüdüm. Arkama bakmaya cesaret edemedim.
Eve geldiğimde annemle babam tartışıyordu. Babam yine iş bulamadığı için sinirliydi. Annem ise sabırla onu sakinleştirmeye çalışıyordu. Ben ise odama kapanıp pencereden dışarıya baktım. Karşı apartmanın çatısında martılar vardı; özgürce uçuyorlardı. Onlara imrendim.
O gece defterime yazdım: “Bir gün cesaretimi toplayıp Emre’ye ‘Seni seviyorum’ diyeceğim.” Ama o gün hiç gelmedi.
Ertesi sabah kahvaltıda babam gazeteyi okurken birden bana döndü: “Zeynep, bu sene üniversiteyi kazanacaksın değil mi? Bak, komşunun kızı Ayşe geçen yıl İstanbul’a gitti. Sen de kazanırsan bizim yüzümüz güler.”
İçimden ‘Ben ne istiyorum?’ diye bağırmak geçti ama sustum. Çünkü bizim evde çocuklar konuşmaz, büyükler konuşur. Ben de sustum.
Okulda öğretmenimiz Sevgi Hanım, “Hayalleriniz nedir çocuklar?” diye sorduğunda herkes sırayla doktor, mühendis, öğretmen olmak istediğini söyledi. Ben ise sadece “Mutlu olmak istiyorum,” dedim. Sınıfta bir sessizlik oldu. Sonra herkes gülüştü. O an Emre bana baktı; gözlerinde bir hüzün vardı.
Bir gün okul çıkışı Emre yanıma geldi. “Zeynep, seninle konuşmak istiyorum,” dedi. Kalbim deli gibi atmaya başladı. “Buyur,” dedim ama sesim titriyordu.
“Biliyorum, kasabada herkes konuşuyor ama… Ben seni seviyorum,” dedi bir anda.
Dünya durdu sanki. O an ona sarılmak, ‘Ben de seni seviyorum’ demek istedim ama… Annemin sesi kulaklarımda çınladı: “Kız kısmı öyle kolay kolay sevdiğini belli etmez.”
Sadece sustum. Gözlerim doldu ama ağlamadım.
Emre bana baktı, bekledi… Sonra başını eğip gitti.
O gece annem odama geldi. “Bir derdin mi var kızım?” dedi.
“Yok anne,” dedim ama içimde fırtınalar kopuyordu.
Geceleri uyuyamaz oldum. Herkesin beklentileriyle kendi isteklerim arasında sıkışıp kaldım. Üniversite sınavına hazırlandım; kazandım da… Ama İstanbul’a gitmek istemedim. Çünkü ailemden uzak kalmak korkutuyordu beni; ya da belki de Emre’den uzak kalmak…
Bir gün Emre’yi kasabanın kahvesinde başka bir kızla gördüm. İçimde bir şeyler koptu o an. Eve gidip saatlerce ağladım.
Annem yanıma geldiğinde gözlerimi silip gülümsedim: “Bir şey yok anne.”
Ama her şey vardı aslında…
Yıllar geçti; üniversiteyi bitirdim, kasabaya geri döndüm. Babam yaşlandı, annem hastalandı. Hayat beni büyüttü ama içimdeki o küçük kız hiç büyümedi.
Bir gün Emre’yi tekrar gördüm; evlenmişti, iki çocuğu vardı artık. Bana selam verdi; ben de başımla selamladım.
O akşam pencereden dışarı bakarken kendi kendime sordum: “Neden hiç cesaret edemedim? Neden hep sustum?”
Şimdi size soruyorum: Siz hiç içinizde biriktirdiğiniz duyguları söyleyemediniz mi? Ya da bir gün cesaretinizi toplayıp her şeyi anlatmayı hayal ettiniz mi?