Adil Bir Anlaşma: Bir Vedanın Hikayesi

“Baba, ne olur, annemi bu halde yalnız bırakma!” diye bağırdım, gözyaşlarım yanaklarımı yakarken. O an, evimizin salonunda, annemin solgun yüzüne bakarken zaman durmuş gibiydi. Annem, Zeynep Hanım, bir zamanlar Karadeniz’in hırçın dalgalarına kafa tutan o güçlü kadın, şimdi yatağında güçsüzce nefes alıyordu. Babam ise, ellerini cebine sokmuş, gözlerini kaçırıyordu.

O geceyi asla unutamam. Annemin kanserle savaşı artık son aşamadaydı. Aylarca süren kemoterapi, hastane koridorlarında geçen uykusuz geceler… Annem bazen acıdan inlerken, bazen de bana bakıp gülümsemeye çalışıyordu. “Kızım, hayat adil değil ama sen adil ol,” derdi hep. Oysa ben o gece adaletin ne demek olduğunu ilk kez sorguladım.

Babam, Mahmut Bey, her zamanki gibi duygularını saklamaya çalışıyordu. Ama ben onun da içten içe yıkıldığını biliyordum. Yine de annemin yanında kalmak yerine, “Ben biraz hava alacağım,” diyerek evden çıktı. O an ona öyle öfkelendim ki… Annem ölmek üzereyken, nasıl olur da yalnız bırakabilirdi? İçimdeki öfke ve çaresizlik birbirine karıştı.

O gece annemin başında sabaha kadar oturdum. Elini tuttum, saçlarını okşadım. Bazen uyanır gibi oldu; “Beni bırakma,” dedi fısıltıyla. “Hiçbir yere gitmiyorum anne,” dedim ama gözlerimden yaşlar süzülüyordu. O anlarda zaman sanki bükülüyor, her saniye bir ömre dönüşüyordu.

Sabah olduğunda babam hâlâ dönmemişti. Telefonunu defalarca aradım, açmadı. Annem ise artık neredeyse hiç tepki vermiyordu. Komşumuz Ayşe Teyze geldi; bana sarıldı, “Kızım, güçlü olman lazım,” dedi. Güçlü olmak… Ne kadar kolay söyleniyor ama ne kadar zor yaşanıyor.

O gün annemi kaybettik. O anı anlatmaya kelimeler yetmez. Sanki evin duvarları üstüme yıkıldı. Babam ise cenazeye son anda yetişti. Gözleri şişmişti ama ağlamıyordu. Annemin mezarı başında sessizce durdu; sonra bana döndü: “Hayat devam ediyor Elif,” dedi. O an ona öyle kırıldım ki… Nasıl bu kadar soğukkanlı olabilirdi?

Cenazeden sonra evde sessiz bir yas başladı. Babamla aramızda görünmez bir duvar vardı artık. Ben üniversite sınavına hazırlanıyordum; ama kafamı derslere veremiyordum. Annemin odasına girip onun kokusunu içime çekiyor, eski defterlerini karıştırıyordum. Bir gün defterlerinden birinde bana yazdığı bir mektup buldum:

“Elif’im,
Hayat sana bazen adil davranmayacak. Ama sen kimseye haksızlık etme. Babanı affetmeyi öğren; çünkü herkesin taşıdığı yük farklıdır.”

O mektubu okurken ağladım. Annem haklıydı belki ama babamı affetmek o kadar kolay değildi.

Günler geçtikçe babamla aramızdaki mesafe daha da arttı. Akşam yemeklerinde ya hiç konuşmuyorduk ya da en ufak şeyde tartışıyorduk. Bir akşam babam masaya oturduğunda bana döndü:

“Elif, ben de zorlanıyorum. Ama senin için güçlü olmaya çalışıyorum.”

“Baba, annemi yalnız bıraktın! O sana en çok ihtiyacı olduğu anda yoktun!”

Babam başını eğdi; gözlerinden yaşlar süzüldü ilk kez.

“Bazen insan kendi acısıyla baş edemez Elif… Ben de korktum… Onu böyle görmekten korktum.”

O an ilk kez babamın da insan olduğunu, onun da kırılgan olabileceğini fark ettim. Ama yine de içimdeki öfke dinmedi.

Bir süre sonra babam yeniden evlenmek istediğini söylediğinde dünyam başıma yıkıldı. “Daha annemin kırkı çıkmadı baba!” diye bağırdım.

“Yalnız kalamıyorum Elif… Sen de üniversiteye gideceksin yakında…”

Aile büyükleri devreye girdi; halamlar, dayımlar… Herkesin bir fikri vardı ama kimse benim ne hissettiğimi sormuyordu.

Bir gece annemin mezarına gittim; toprağına dokundum.

“Anne, neden her şey bu kadar zor? Neden kimse birbirini anlamıyor?”

O gece rüyamda annemi gördüm; bana sarıldı ve “Hayat adil olmak zorunda değil kızım; ama sen kalbini karartma,” dedi.

Babam sonunda yeniden evlendi. Ben ise üniversiteyi kazandım ve İstanbul’a taşındım. Evden ayrılırken babama sarıldım; ilk kez ikimiz de ağladık.

Şimdi İstanbul’da küçük bir evde yaşıyorum; bazen geceleri annemin mektubunu açıp tekrar okuyorum. Hayat gerçekten adil mi? Yoksa herkes kendi adaletini mi yaratıyor? Sizce affetmek mi zor, yoksa unutmak mı?