Bir Yastıkta Kocamak Hayali: Zeynep’in Aynadaki Gözyaşları

“Zeynep, yine mi ağlıyorsun? Kaç kere dedim sana, şu eski defterleri karıştırma!” Annemin sesi, mutfaktan yükseldiğinde gözyaşlarımı silmeye çalıştım. Aynanın karşısında, kırışıklıklarımı incelerken yakalandım yine. Kırk sekiz yaşındayım, ama içimde hâlâ o yirmili yaşlarımın heyecanı, korkusu ve umudu var. Saçlarımın arasındaki beyaz telleri yolmaya çalışırken, annemin sesiyle irkildim. “Zeynep, bak kızım, hayat geçiyor. Sen hâlâ hayal peşindesin. Biraz gerçekçi ol!”

Gerçekçi olmak… Ne kadar kolay söyleniyor. Benim gerçeklerim ise her sabah aynada gördüğüm yorgun gözlerim, çatık kaşlarım ve dudaklarımın kenarındaki o derin çizgiler. Eşim Murat’la evliliğimizin yirmi beşinci yılına giriyoruz. Ama son beş yıldır aynı evde iki yabancı gibiyiz. O sabahları erkenden çıkıp işine gidiyor, akşamları ise televizyonun karşısında sessizce oturuyor. Bazen bana bakıyor, ama sanki içimden geçenleri hiç görmüyor.

Bir gün, yine akşam yemeğinde sessizlik vardı. Oğlum Emre odasında bilgisayar başında, kızım Derya ise telefonda arkadaşlarıyla mesajlaşıyor. Murat tabağına bakarak konuştu: “Yarın işten geç çıkacağım. Yemek bekleme.” Sanki bana değil de duvara söylüyordu. İçimde bir şeyler koptu o an. “Murat,” dedim titrek bir sesle, “Beni hâlâ seviyor musun?”

Başını kaldırmadan cevap verdi: “Zeynep, bu yaşta neyin peşindesin? Sevgi dediğin şey zamanla alışkanlığa döner.”

O an içimdeki umut kırıntıları da yok oldu. Annemin dediği gibi gerçekçi olmalıydım belki de. Ama ben hep başka bir hayatın hayalini kurmuştum. Üniversitede tiyatro okumak istemiştim. Babam karşı çıkmıştı: “Kız kısmı oyuncu mu olur? Öğretmen olacaksın!” Ben de onların istediği gibi oldum. Hayallerimi bir kenara bırakıp, başkalarının mutluluğu için yaşadım.

Bir gece Derya yanıma geldi. Gözleri doluydu. “Anne, ben tıp okumak istemiyorum. Resim yapmak istiyorum.” İçimden bir fırtına koptu. Kendi gençliğimi gördüm kızımda. Ama annemin sesi kulağımda çınladı: “Aile ne der?”

Derya’nın ellerini tuttum. “Kızım, hayat senin hayatın. Benim gibi pişman olmanı istemem.”

O gece uyuyamadım. Murat yanımda horlarken ben tavana bakıyordum. Yıllardır içimde biriktirdiğim sorular kafamda dönüp durdu: Neden hep başkalarını mutlu etmeye çalıştım? Neden kendi isteklerimi hep erteledim? Mutlu bir evlilik hayalim vardı; peki ya şimdi?

Bir sabah Emre’yle kahvaltı yaparken ona sordum: “Oğlum, sen mutlu musun?” Bana şaşkın şaşkın baktı. “Anne, herkes gibi işte… Ne çok mutluyum ne de çok mutsuz.”

İşte bizim ailemiz böyleydi: Ne çok mutlu ne de çok mutsuz… Sadece alışmıştık birbirimize.

Bir gün annem hastalandı. Hastanede yanında kalırken eski defterleri açtık yine. “Zeynep,” dedi zayıf bir sesle, “Ben de gençken çok şey istedim ama baban izin vermedi. Sen bari çocuklarına izin ver.” O an annemi ilk defa bu kadar kırılgan gördüm.

Annemin ölümünden sonra evdeki sessizlik daha da ağırlaştı. Murat’la aramızdaki mesafe büyüdü. Bir akşam cesaretimi topladım ve ona sordum: “Murat, neden bu kadar uzaklaştık?”

Uzun süre sustu. Sonra gözlerini kaçırarak konuştu: “Belki de ikimiz de başka hayatlar isterdik ama cesaret edemedik.”

O an anladım ki sadece ben değil, Murat da kendi hayallerinden vazgeçmişti.

Bir gün Derya elinde bir resim dosyasıyla geldi: “Anne, İstanbul’da bir sergiye katılacağım.” Gözlerim doldu. Ona sarıldım ve fısıldadım: “Seninle gurur duyuyorum.”

Emre ise yurtdışında yüksek lisans yapmak istediğini söylediğinde Murat karşı çıktı: “Burada iş bulamazsan ne yapacaksın?” Ama ben oğlumun yanında oldum.

Yıllar geçti, çocuklar kendi yollarını buldu. Evde yine Murat’la baş başa kaldık. Bir akşam çay içerken ona baktım ve sordum: “Murat, yeniden başlayabilir miyiz?”

Gözlerime baktı ve ilk defa yıllar sonra gülümsedi: “Belki de denemeliyiz.”

Şimdi aynada kendime bakarken hâlâ kırışıklıklarımı görüyorum ama artık onları sevmeyi öğreniyorum. Çünkü her çizgi bir hikaye, her gözyaşı bir ders oldu bana.

Hayat bana şunu öğretti: Kendi mutluluğum için savaşmazsam kimse benim için savaşmayacak.

Peki sizce insan kaç yaşında gerçekten kendisi olabilir? Yoksa hep başkalarının gölgesinde mi yaşarız?