Gecenin Karanlığında Gelen Misafir: Bir Gelinin Güncesi

“Zeynep, aç kapıyı! Biliyorum evdesin!”

Gecenin bir yarısı, apartmanın koridorunda yankılanan bu sesle irkildim. Eşim Emre’nin iş için Ankara’ya gittiği o gece, tam uykuya dalacakken kapı ziliyle birlikte annesinin sesi içimi titretti. Telefonumun ekranında Emre’nin mesajı yanıp sönüyordu: “Annem sana emanet, birkaç gün sende kalacak.” O an içimde bir şeyler koptu. Neden bana sormadan karar veriyordu? Neden hep ben idare etmek zorundaydım?

Kapıyı açtığımda kayınvalidem Ayten Hanım, elinde büyük bir valizle karşımda dikiliyordu. Yorgun, sinirli ve belli ki bir şeylerden kaçıyordu. “Kusura bakma Zeynep, başka gidecek yerim yoktu,” dedi. Gözleri doluydu ama gururundan ağlamamaya çalışıyordu. İçeri buyur ettim, ama içimdeki huzursuzluk büyüyordu.

Ayten Hanım salona geçip koltuğa oturdu. Ben mutfakta çay koyarken, kendi kendime mırıldanıyordum: “Bir kadın neden gece yarısı oğlunun evine gelir? Ne oldu da bu kadar çaresiz kaldı?”

Çayları getirdim, sessizlik içinde oturduk. Birkaç dakika sonra Ayten Hanım konuşmaya başladı:

— Zeynep, biliyorum bana kırgınsın. Ama Emre’ye söyleme, babanla kavga ettik. Artık orada kalamam.

Şaşkınlıkla yüzüne baktım. Onların evliliği dışarıdan kusursuz görünürdü. Her bayramda sofralar kurulur, herkes bir araya gelir, gülüp eğlenirdik. Ama şimdi, Ayten Hanım’ın gözlerinde yılların yorgunluğu vardı.

— Ne oldu? diye sordum çekinerek.

— Baban… Yani Sadık… Yıllardır bana değer vermiyor. Her şeyi ben yapmak zorundayım. Sanki evde bir hizmetçiyim. Sonunda dayanamadım, tartıştık. O da “İstersen git” dedi. Ben de çıktım geldim.

Bir an sustu, gözleri doldu. Ben de sustum. Çünkü kendi annemle babamın da benzer kavgalarını hatırladım. Annem de çoğu zaman susar, babamın öfkesine göğüs gererdi.

O gece ikimiz de pek uyuyamadık. Ben yatakta dönüp dururken, Ayten Hanım’ın sessizce ağladığını duydum. Sabah olunca kahvaltı hazırladım. Masada yine sessizlik vardı. Sonra birden Ayten Hanım konuşmaya başladı:

— Zeynep, sen mutlu musun Emre’yle?

Bu soru beni hazırlıksız yakaladı. Bir an duraksadım.

— Yani… Mutluyum tabii… Ama bazen kendimi yalnız hissediyorum.

Ayten Hanım başını salladı.

— Erkekler hep aynı kızım. Kendi dünyalarında yaşıyorlar. Biz kadınlar ise her şeyi idare etmek zorundayız.

O an ona hak verdim. Ama içimde bir öfke de vardı; neden hep biz kadınlar fedakârlık yapmak zorundaydık?

O gün boyunca Ayten Hanım evde kaldı, ben işe gitmek zorundaydım. Akşam eve döndüğümde onu mutfakta buldum; yemek yapmıştı ama gözleri şişmişti.

— Sadık aradı mı? diye sordum.

Başını iki yana salladı.

— Aramaz. O gururundan asla aramaz.

Birlikte sofraya oturduk. O an içimde bir şeyler değişmeye başladı; ona kızgınlığım yerini acımaya bıraktı. Çünkü onun da bir kadın olarak ne kadar yalnız olduğunu gördüm.

Gece olunca salonda otururken Ayten Hanım birden bana döndü:

— Zeynep, ben gençken hayallerim vardı biliyor musun? Öğretmen olmak isterdim. Ama Sadık istemedi, “Evde otur çocuklara bak” dedi. Ben de sustum…

Gözlerinden yaşlar süzüldü.

— Sen hayallerinden vazgeçme kızım. Ne olursa olsun…

O an ona sarıldım. Çünkü onun acısı benim de acımdı; onun hayal kırıklıkları benim de korkularımdı.

Ertesi gün Emre aradı:

— Annem nasıl? Çok üzülmüş… Babam da aradı, “Gelsin barışalım” diyor.

Ayten Hanım duymuştu konuşmamızı; yüzünde buruk bir tebessüm vardı.

— Geri dönecek misin? diye sordum.

Bir süre düşündü:

— Mecburum Zeynep… Kadının başka çaresi yok ki bu ülkede…

O an içimde isyan ettim; neden kadınlar hep mecbur bırakılıyordu? Neden kendi hayatlarını seçemiyorlardı?

Ayten Hanım valizini toplarken bana döndü:

— Sen güçlü ol kızım… Benim gibi susma…

Onu kapıya kadar uğurladım; gözlerimiz doluydu ama ikimiz de ağlamadık.

O gece yatağımda uzun süre düşündüm: Ben de bir gün onun gibi çaresiz kalacak mıydım? Hayallerimden vazgeçmek zorunda mıydım?

Sizce biz kadınlar ne zaman kendi hayatımızı seçebileceğiz? Yoksa hep başkalarının kararlarına boyun eğmek zorunda mı kalacağız?