Düğün Olmayacak: Bir Hayalin Kırılışı
“Hayır anne, bu düğün olmayacak!” diye bağırdım, gözyaşlarım yanaklarımdan süzülürken. Annem şaşkınlıkla bana bakıyordu, elleri titriyordu. Babam ise tekerlekli sandalyesinde sessizce oturuyor, gözlerini kaçırıyordu. O an, evimizin salonunda zaman durmuş gibiydi. Herkesin nefesi tutulmuştu, sanki bir patlamanın eşiğindeydik.
Oysa her şey ne kadar da güzel başlamıştı. Ben, Elif Yılmaz. Anadolu’nun küçük bir kasabasında doğup büyüdüm. Lise bittikten sonra, büyük umutlarla Eskişehir’deki pedagojik formasyon programına başladım. Okulumu birincilikle bitirdim. Hayalim, Ankara Üniversitesi’nde psikoloji okumaktı. Ama hayat, hayallerimi bir kenara bırakmamı istedi benden.
Babam, Ahmet Yılmaz, kasabanın en çalışkan marangozuydu. Bir gün işyerinde ağır bir kaza geçirdi; omuriliği zedelendi ve bir daha yürüyemeyeceği söylendi. O gün hastane koridorlarında annemle birlikte sabaha kadar dua ettik. Doktorun odasından çıktığında annemin gözlerindeki umutsuzluğu asla unutamam. Babam hastaneden taburcu olduğunda, annem işinden ayrıldı ve ona bakmak için evde kalmaya başladı.
O sıralar üniversite sınavını kazanmıştım ama Ankara’ya gitmek imkânsızdı. Babamın tekerlekli sandalyeye alışması gerekiyordu, annem ise tek başına her şeye yetişemiyordu. Küçük kardeşim Zeynep daha ortaokuldaydı. Evdeki yük bana da düşmüştü. Herkes bana “Sen çok güçlüsün Elif, aileni bırakmazsın” diyordu. Ama kimse içimde kopan fırtınaları görmüyordu.
Bir gün annem yanıma geldi, elinde eski bir sandık vardı. “Bak kızım,” dedi, “bu sandıkta senin çocukluk hayallerin var. Ama şimdi gerçeklerle yüzleşme zamanı.” O an içimde bir şeyler kırıldı. Annem bana evlenmemi öneriyordu; kasabadan Mehmet’in ailesi gelip istemişti beni. Mehmet iyi biriydi, ama ben onu hiç sevmedim. Annem ise “Bak, baban bu haldeyken sana iyi bir yuva lazım,” diyordu.
Mehmet’le görüştüğümde bana “Senin ailene de bakarım Elif,” dedi. Ama ben özgürlüğümü, hayallerimi istiyordum. Bir gece odama kapanıp sabaha kadar ağladım. Pencereden dışarı baktığımda kasabanın sessizliğinde kaybolmak istedim.
Bir sabah babam beni yanına çağırdı. “Kızım,” dedi, “senin hakkını yedim biliyorum. Ama annen de ben de yaşlanıyoruz. Kardeşin küçük. Sen olmasan bu ev dağılır.” Babamın gözlerinde çaresizlik vardı. O an içimdeki isyanı bastırdım ve sustum.
Günler geçtikçe düğün hazırlıkları başladı. Komşular gelip gidiyor, herkes bana “Ne güzel kızımız evleniyor” diyordu. Ama ben her gece yastığa başımı koyduğumda boğazımda bir düğümle uyanıyordum.
Bir akşam annemle mutfakta tartıştık:
– Anne, ben istemiyorum bu evliliği!
– Elif, başka çaren yok! Hem Mehmet iyi çocuk, ailesi de hali vakti yerinde.
– Ben okumak istiyorum anne! Hayalim vardı benim!
– Hayaller karın doyurmuyor kızım! Babanın halini görüyorsun…
O gece kararımı verdim. Düğün günü gelip çattığında herkes evde telaş içindeydi. Gelinliğim hazırdı, saçlarım yapılmıştı ama içimde fırtına kopuyordu. Sonunda dayanamayıp salonun ortasında bağırdım:
“Hayır anne, bu düğün olmayacak!”
Herkes donup kaldı. Annem ağlamaya başladı, babam başını öne eğdi. Mehmet’in annesi “Ne ayıp kızım!” diye bağırdı ama umurumda değildi.
O an kapıyı çarpıp dışarı çıktım. Kasabanın sokaklarında koşarken ayakkabılarım çamura bulandı, saçlarım dağıldı ama ilk defa kendimi özgür hissettim.
Bir hafta boyunca kimseyle konuşmadım. Evde gerginlik vardı; annem bana küstü, babam ise sessizliğe gömüldü. Kardeşim Zeynep geceleri yanıma gelip “Ablacığım, sen mutlu olacaksın değil mi?” diye sorduğunda gözyaşlarımı tutamadım.
Sonunda Ankara’daki üniversiteye başvurdum; burs kazandım ve taşındım. Ailemle aramızda mesafe oluştu ama zamanla kabullendiler. Babam bana mektup yazdı: “Kızım, senin mutluluğun bizim için en önemlisiymiş.”
Şimdi üniversitede okuyorum ama her gece ailemi düşünüyorum. Onları yarı yolda bıraktım mı? Yoksa kendi hayatımı mı kurtardım?
Bazen pencereden yıldızlara bakarken kendi kendime soruyorum: İnsan kendi hayalleri için ailesini üzmeye hakkı var mı? Siz olsaydınız ne yapardınız?