Yağmurun Ardındaki Gerçek: Bir Hayatın Gölgeleri
“Senin yüzünden bu haldeyiz, Elif! Bir kere de sorumluluk al!” Annemin sesi otobüsün camında yankılandı sanki. O an, başımı cama yaslamış, yağmur damlalarının İstanbul’un gri sokaklarını silikleştirdiği o akşamüstünde, içimdeki fırtına dışarıdakiyle yarışıyordu. Otobüsün içi tıklım tıklımdı; herkes kendi dünyasında, kulaklıklar, telefonlar, yorgun bakışlar… Ama ben, annemin sabahki sözleriyle boğuluyordum.
Sabah evden çıkarken, annemle yine tartışmıştık. Babamı kaybedeli üç yıl olmuştu ve o günden beri evdeki her şey bana yüklenmişti. Annem, “Sen ablan gibi olamadın, Elif. O yurtdışında okuyor, sen ise hâlâ burada, asgari ücretle çalışıyorsun,” demişti. İçimden ona bağırmak gelmişti: “Ben de insanım! Ben de yoruluyorum!” Ama diyemedim. Yutkundum, sustum. Çünkü biliyorum, annem de yalnız. Ama bazen yalnızlık insanı acımasız yapıyor.
Otobüs birden fren yaptı. Yaşlı bir amca yere düşecek gibi oldu, hemen yanındaki genç çocuk yerinden kalkmadı bile. İçimden geçirdim: “Ne zaman bu kadar duyarsız olduk?” Sonra kendi halime güldüm; ben de ne zamandır kimseye dokunmuyordum ki? Herkes gibi ben de kabuğuma çekilmiş, hayatta kalmaya çalışıyordum.
Telefonum titredi. Mesaj ablamdan: “Elif, anneme iyi bakıyorsun değil mi? Onun için endişeleniyorum.” Gözlerim doldu. Hep ben mi bakacağım? Hep ben mi güçlü olacağım? Ablamın yurtdışında rahat bir hayatı varken, ben burada annemin öfkesine, iş yerindeki patronun baskısına ve kendi hayallerimin ağırlığına gömülüyordum.
İş yerinde de işler iyi gitmiyordu. Müdürüm Serkan Bey sabah yine bağırmıştı: “Elif Hanım, şu raporları hâlâ bitiremediniz mi? Sizin yüzünüzden müşteriyle sorun yaşıyoruz!” O an masamda ellerim titremişti. Herkes bana bakıyordu; kimse yardım etmedi. Öğle arasında tuvalete gidip ağladım. Aynada kendime baktım: Gözlerim şişmişti, makyajım akmıştı. “Bu muyum ben?” dedim kendi kendime. “Hayallerini İstanbul’a gömmüş bir kız mıyım?”
Otobüs durağa yaklaşırken, dışarıda yağmur iyice hızlandı. Eve gitmek istemiyordum ama başka çarem yoktu. Annem kapıyı açınca yüzüme bile bakmadı. Televizyonun sesi yüksekti; haberlerde yine zamlar, yine felaketler…
“Yemek hazır mı?” diye sordu annem soğuk bir sesle.
“Hazırlayacağım anne,” dedim yorgun bir sesle.
“Her şey bana kalıyor zaten,” diye homurdandı.
İçimde bir şey koptu o an. “Anne!” dedim yüksek sesle. “Ben de yoruluyorum! Ben de insanım! Neden hep ben?”
Annem ilk defa bana baktı. Gözlerinde şaşkınlık vardı. Sonra sustu. O an ikimiz de ağlamaya başladık. O ağladı çünkü yalnızdı; ben ağladım çünkü yüküm ağırdı.
O gece odamda eski fotoğraflara baktım. Babamla çekilmiş bir fotoğrafımız vardı; o zamanlar her şey daha kolaydı sanki. Sonra ablamla olan mesajlaşmalarımızı okudum. Ona yazmak istedim: “Keşke burada olsaydın.” Ama yazamadım.
Gece boyunca düşündüm: Hayat gerçekten göründüğü gibi mi? Annem gerçekten kötü biri mi? Yoksa o da benim gibi mi hissediyor? İş yerindeki insanlar gerçekten umursamaz mı? Yoksa herkes kendi savaşını mı veriyor?
Ertesi sabah işe giderken aynada kendime baktım. Gözlerimde hala dün gecenin izleri vardı ama ilk defa kendime dürüstçe baktım: “Elif, sen güçlüsün ama yalnız olmak zorunda değilsin.”
Otobüste bu sefer yaşlı amcaya yer verdim. O bana teşekkür ederken gözlerimin içine baktı: “Kızım, iyi insanlar hâlâ var demek ki.”
Belki de hayat gerçekten göründüğü gibi değil; belki de herkesin arkasında bir hikaye var ve biz sadece birbirimizin gölgelerini görüyoruz.
Sizce de bazen en yakınlarımız bile bizi anlamıyor mu? Ya da biz onları anlamakta mı zorlanıyoruz? Hayat gerçekten bu kadar karmaşık mı olmalı?