Kırık Bir Hatıranın Gölgesinde: Annemin Mezarı Başında

— Anne, yine mi mezarlığa gideceksin? Ne zaman bırakacaksın bu alışkanlığı?

Kızım Elif’in sesi, mutfağın kapısından içeri sızan soğuk rüzgâr gibi titrek ve huzursuzdu. Elimdeki çay bardağını masaya bırakırken gözlerim pencereden dışarıya, gri bulutların arasından sarkan ince kar tanelerine takıldı. Baharın ortasında, Mayıs’ın başında kar yağması ne tuhaftı. Sanki gökyüzü de benim içimdeki soğuğu hissedip dünyaya yansıtıyordu.

— Elif, bazı acılar unutulmaz. Bunu büyüyünce anlarsın, dedim sessizce. Ama o, gözlerini kaçırdı, dudaklarını büzdü.

O günün sabahı, annemin mezarına gitmeye karar verdiğimde içimde garip bir huzursuzluk vardı. Yıllardır gitmemiştim; her seferinde bir bahanem olmuştu. Babamla aramızdaki kırgınlıklar, kardeşim Murat’ın bana olan sitemleri, hepsi üst üste binmişti. Ama bu sefer farklıydı. Sanki annem beni çağırıyordu.

Hazırlanırken Elif tekrar yanıma geldi.

— Anne, yalnız gitme. Ben de geleyim mi?

Bir an tereddüt ettim. Onun bu kadar erken yaşta ölümle yüzleşmesini istemiyordum ama belki de bazı gerçekleri birlikte kabullenmemiz gerekiyordu.

— Tamam kızım, birlikte gideriz.

Yola çıktığımızda arabada derin bir sessizlik vardı. Radyoda eski bir Sezen Aksu şarkısı çalıyordu; “Gidemem”… Annemin en sevdiği şarkılardan biri. Gözlerim doldu, direksiyonu sıkıca tuttum.

Mezarlığa vardığımızda hava iyice soğumuştu. Kar taneleri mezar taşlarının üzerine usulca düşüyordu. Annemin mezarı başında dizlerimin bağı çözüldü; yere çöktüm. Elif arkamda durdu, sessizce ağlamaya başladı.

— Anneciğim… Neden bu kadar erken gittin? Sana söyleyemediğim o kadar çok şey var ki…

İçimde yıllardır biriktirdiğim pişmanlıklar bir anda döküldü dudaklarımdan. Annemle son konuşmamızda ona kırıcı bir söz söylemiştim. O günden beri kendimi affedemiyorum. Her bahar geldiğinde, doğa yeniden canlanırken ben biraz daha soluyorum.

Birden arkamda ayak sesleri duydum. Döndüğümde Murat’ı gördüm. Yüzünde öfke ve hüzün birbirine karışmıştı.

— Nihayet geldin abla! Annemin ölüm yıldönümünde bile gelmedin geçen yıl. Babam seni affetmiyor biliyorsun, dedi sertçe.

Elif korkuyla bana baktı. Murat’ın sesi mezarlığın sessizliğinde yankılandı.

— Murat, lütfen… Herkesin acısı farklı. Ben de çok pişmanım, dedim titreyen bir sesle.

O an yıllardır içimizde tuttuğumuz her şey döküldü ortaya. Babamın bana olan kırgınlığı, Murat’ın bana yüklediği suçluluk duygusu… Annemin mezarı başında üçümüz de çocuk gibi ağladık.

Bir süre sonra Murat yavaşça yanıma oturdu.

— Biliyor musun abla, annem ölmeden önce bana seni affetmemi söyledi. Ama ben gururuma yenildim. Şimdi ise her şey için çok geç gibi geliyor.

Elif elimi tuttu.

— Anne, insanlar hata yapar ama birbirini affetmek zorunda değil mi?

Kızımın bu sözüyle içimde bir şeyler kırıldı. Belki de yıllardır kendimi affedemediğim için başkalarını da affedemiyordum.

Mezarlıktan ayrılırken Murat’la göz göze geldik. İlk defa birbirimize gülümsedik; buruk ama umut dolu bir gülümseme…

Eve döndüğümüzde Elif bana sarıldı.

— Anneciğim, artık geçmişi bırakıp geleceğe bakabilir miyiz?

Gözlerimden yaşlar süzüldü. Belki de zamanı gelmişti; annemi kaybetmenin acısını içimde taşırken, ailemle yeniden bağ kurmanın da zamanı…

Şimdi düşünüyorum da; insan en çok kimi affetmekte zorlanır? Başkalarını mı, yoksa kendini mi? Siz olsanız ne yapardınız?