Beyaz Bir Bulut Gibi: Bir Düğün Sabahı ve Kırık Hayaller
“Bugün gerçekten evleniyor muyum?” diye sordum kendime, gözlerimi tavana dikerken. Odamda asılı duran gelinlik, bembeyaz bir bulut gibi kapının arkasında sallanıyordu. Annemin sabahın köründe kapımı çalarkenki sesi hâlâ kulaklarımda yankılanıyordu: “Jagoda, kalk artık! Herkes seni bekliyor.” Adım Jagoda değil, Elif. Ama annem bana çocukluğumdan beri hep bu ismi takardı; Polonya’da doğmuştu, ama yıllar önce Türkiye’ye gelmişti babamla. Babam…
Gözlerim doldu. Babamı son kez üç yıl önce, hastane odasında görmüştüm. O günden beri evde bir eksiklik vardı; annemle aramızdaki mesafe her geçen gün büyümüştü. Şimdi ise, hayatımın en mutlu olması gereken sabahında, içimde tarifsiz bir boşluk vardı.
Annem kapıyı tekrar vurdu. “Elif! Hadi kızım, kuaför bekliyor.”
Yavaşça yataktan kalktım, ayaklarım yere değdiğinde soğuk parke tenimi ürpertti. Aynada kendime baktım; gözlerimin altı mor, yüzüm solgundu. “Mutlu olmalısın,” dedim kendi kendime. “Bugün senin günün.” Ama içimde bir yerlerde bir şeyler kırılmıştı sanki.
Mutfaktan gelen sesleri duydum; teyzemler, kuzenlerim, hepsi telaşla bir oraya bir buraya koşturuyordu. Annem ise mutfakta sessizce çay demliyordu. Yanına yaklaştım. “Anne,” dedim usulca, “her şey yolunda mı?”
Bana bakmadan, “Her şey yolunda,” dedi. Ama biliyordum ki hiçbir şey yolunda değildi. Babamın yokluğu, annemin yalnızlığı ve benim üzerimdeki baskı… Hepsi bir araya gelmişti bugün.
Kuaföre giderken arabada annemle baş başa kaldık. Camdan dışarı bakarken, gökyüzünde süzülen leylekleri gördüm. Annem de baktı ve hafifçe gülümsedi: “Bak, leylekler göç ediyor. Yeni bir hayata başlıyorlar.”
“Biz de mi anne?” dedim. “Biz de yeni bir hayata başlıyor muyuz?”
Annem sustu. Gözlerinde yaşlar birikti ama akmasına izin vermedi. “Sen mutlu ol yeter,” dedi sadece.
Kuaförde herkes neşeliydi; saçlarım yapılırken arkadaşlarım şakalaşıyor, fotoğraflar çekiliyordu. Ama ben aynadaki yansımama bakarken, içimdeki fırtınayı bastıramıyordum. Bir ara annem yanıma geldi, saçımı okşadı: “Baban olsa çok gurur duyardı seninle.”
O an gözyaşlarımı tutamadım. “Anne,” dedim titrek bir sesle, “ben gerçekten hazır mıyım?”
Annem derin bir nefes aldı. “Hayat bazen bizi hazırlıksız yakalar kızım. Ama sen güçlüsün.”
Düğün salonuna vardığımızda herkes yerini almıştı. Davetliler arasında fısıldaşmalar vardı; bazıları annemin Polonyalı oluşunu konuşuyor, bazıları ise babamın yokluğunu… Herkesin gözleri üzerimdeydi.
Damat odasında beklerken nişanlım Murat geldi yanıma. Elimi tuttu: “Heyecanlı mısın?”
Başımı salladım ama gözlerim doluydu. Murat bana sarıldı: “Her şey güzel olacak Elif. Söz veriyorum.”
Ama ben biliyordum ki hiçbir söz geçmişin acılarını silemezdi.
Düğün başladı; annem koluma girdi, beni nikah masasına götürdü. O an babamın eksikliğini iliklerime kadar hissettim. Annemin elleri titriyordu; bana bakıp gülümsedi ama gözlerinde koca bir hüzün vardı.
Nikah memuru sorusunu sorduğunda sesim titredi: “Evet…” dedim ama içimde bir boşluk yankılandı.
Düğün boyunca herkes eğleniyordu ama ben sürekli geçmişi düşünüyordum; babamla geçirdiğim o güzel günleri, annemin bana Polonya masalları anlattığı geceleri… Şimdi ise her şey çok uzaktaydı.
Gece ilerledikçe annemle yalnız kaldık bir köşede. Bana döndü: “Elif,” dedi, “hayat bazen bizim planlarımızdan daha farklı akar. Senin mutluluğun için elimden geleni yaptım ama bazen yetmiyor.”
O an anneme sarıldım; ikimiz de ağladık. “Anne,” dedim, “ben de seni anlamakta zorlandım bazen. Ama seni çok seviyorum.”
Düğün bittiğinde herkes dağılmıştı; ben ise gelinliğimle odamda oturuyordum yine. Aynadaki yansımama baktım; bembeyaz gelinliğin içinde küçük bir kız çocuğu gibi hissediyordum hâlâ.
Kendi kendime sordum: “Mutluluk gerçekten bizim seçimimiz mi? Yoksa hayat bize ne verirse onu mu yaşıyoruz? Sizce insan kendi kaderini değiştirebilir mi?”