Kırık Hayallerin Dansı: Bir Ofis Aşkının Gölgesinde

“Bunu bana nasıl yaparsın, Elif?” diye bağırdı annem, mutfakta elleriyle masanın kenarına sıkıca tutunmuş halde. Gözlerim doldu, ama ağlamamaya çalıştım. Babam ise her zamanki gibi sessizdi, bakışlarını yere indirmişti. O an, içimde bir şeylerin koptuğunu hissettim. Sanki yıllardır üzerime yüklenen beklentiler, ailemin benden beklediği o mükemmel kız olma baskısı, bir anda omuzlarımdan kayıp yere düştü.

O sabah işe giderken gözlerim şişmişti. Metroda camdan dışarı bakarken kendi yansımama baktım; yirmi sekiz yaşında, İstanbul’un kalabalığında kaybolmuş bir kadın. Hayatımın kontrolü elimden kayıp gidiyordu ve ben sadece izliyordum.

Ofise girdiğimde herkesin gözleri üzerimdeydi. Aslında bu yeni değildi; son zamanlarda hakkımda konuşulan dedikoduların farkındaydım. Özellikle yeni gelen Kerem’in gelişiyle ortam iyice gerilmişti. Kerem, uzun boylu, siyah saçlı ve dikkat çekici bir adamdı. İlk gününden itibaren herkesin ilgisini çekmişti. Ama asıl mesele onunla ilgili değildi; asıl mesele, onun bana olan ilgisiydi.

Bir gün öğle arasında kantinde otururken, yan masadan yükselen fısıltıları duydum:

“Bence Elif’in Kerem’le bir şeyi var.”

“Yok canım, Elif öyle biri değil. Ama Kerem’in gözü onda, o kesin.”

İçimden geçenleri bastıramadım; neden insanlar başkalarının hayatını bu kadar konuşmaya meraklıydı? O an Kerem yanıma geldi ve sessizce sordu:

“İyi misin? Yüzün biraz solgun görünüyor.”

Gülümsemeye çalıştım ama beceremedim. “İyiyim, sadece biraz uykusuzum,” dedim.

O günden sonra Kerem’le aramızda bir yakınlık oluştu. Birlikte kahve içmeye çıkıyor, iş çıkışı bazen sahilde yürüyor, hayatlarımızı paylaşıyorduk. Ama bu yakınlık ofisteki dedikoduları daha da alevlendirdi. Özellikle Ayşe ve Derya, her fırsatta arkamdan konuşuyorlardı.

Bir akşam iş çıkışı Kerem’le Beşiktaş’ta bir kafede otururken, bana dönüp sordu:

“Elif, neden bu kadar üzgünsün? Bana anlatmak ister misin?”

Bir an duraksadım. İçimde yıllardır biriktirdiğim her şeyi anlatmak istedim ama korktum. Ya beni de yargılarsa? Ya annem gibi bana da kızarsa?

“Bazen… Bazen kendimi çok yalnız hissediyorum,” dedim kısık bir sesle.

Kerem elimi tuttu. “Yalnız değilsin,” dedi. “Ben buradayım.”

O an içimde bir umut ışığı yandı. Belki de gerçekten yalnız değildim. Ama ertesi gün ofiste olanlar her şeyi alt üst etti.

Ayşe’nin doğum günüydü ve herkes toplantı odasında toplanmıştı. Ben geç kaldığım için sonradan girdim içeriye. Herkes bana tuhaf tuhaf bakıyordu. Sonra Derya yüksek sesle sordu:

“Elif, dün akşam seni Kerem’le gördük. Ne güzel, aşkınız ofise de yansıyor!”

Bir anda herkesin bakışları üzerime çevrildi. Yüzüm kızardı, ne diyeceğimi bilemedim. Kerem ise arka tarafta sessizce duruyordu.

O gün eve döndüğümde annem yine beni bekliyordu. “Elif, komşular seni dün gece geç saatte eve gelirken görmüşler. Nereye gittin?”

Yeter artık! diye bağırmak istedim ama sustum. O gece odama kapanıp ağladım. Hayatımın ipleri elimden kayıp gidiyordu ve ben hiçbir şey yapamıyordum.

Bir hafta boyunca Kerem’le konuşmadık. Ofiste aramızda soğuk bir duvar vardı artık. Dedikodular ise daha da artmıştı; kimileri benim terfi almak için Kerem’i kullandığımı söylüyordu, kimileri ise onun yüzünden işimi ihmal ettiğimi…

Bir akşam annemle büyük bir kavga ettik. “Senin yüzünden insanlar arkamızdan konuşuyor Elif! Biraz uslu olamaz mısın?” dedi annem gözyaşları içinde.

“Anne, ben senin istediğin gibi biri olamayacağım!” diye bağırdım sonunda. “Ben kendi hayatımı yaşamak istiyorum!”

O gece evden çıktım ve sabaha kadar sahilde yürüdüm. İstanbul’un ışıkları denize vuruyordu; içimdeki fırtına ise dinmek bilmiyordu.

Ertesi gün Kerem bana yaklaştı ve “Konuşmamız lazım,” dedi.

Birlikte dışarı çıktık ve uzun süre sustuk. Sonunda ben başladım:

“Kerem, ben çok yoruldum. Herkesin beklentilerini karşılamaya çalışmaktan, insanların hakkımda ne düşündüğünü umursamaktan… Belki de yalnız kalmam gerekiyor.”

Kerem gözlerimin içine baktı: “Elif, ben seni olduğun gibi seviyorum. Ama sen kendini sevmeden bu ilişkiyi sürdüremeyiz.”

O an anladım ki asıl savaş başkalarıyla değil, kendimleydi.

Aylar geçti… Annemle aramız düzeldi mi bilmiyorum ama artık daha az kavga ediyorduk. Ofiste ise insanlar hâlâ konuşuyordu ama ben artık umursamıyordum. Kerem’le ilişkimiz ise zamanla dostluğa dönüştü; belki de olması gereken buydu.

Şimdi bazen aynaya bakıp kendime soruyorum: Gerçekten mutlu muyum? Yoksa hâlâ başkalarının gözünde iyi görünmeye mi çalışıyorum?

Siz hiç kendi hayatınızı yaşamak ile başkalarının beklentileri arasında sıkışıp kaldınız mı? Sizce insan gerçekten kendi olmayı başarabilir mi?