Bir Dansın Gölgesinde: Aylin’in Hikayesi
“Aylin, senin bu halin ne olacak böyle?” Annemin sesi, salonda yankılandı. Babam, televizyonun sesini kısmadan bana bakıyordu. Gözlerim dolmuştu ama ağlamamaya çalışıyordum. O gece, evdeki hava o kadar ağırdı ki nefes almak bile zordu. Annem yine işyerindeki dedikodulardan bahsediyordu. “Kızım, insanlar konuşuyor. Senin hakkındaki laflar kulağıma kadar geldi. O şirkette düzgün kız kalmadı mı? Herkes birbiriyle uğraşıyor!”
İçimden bağırmak geldi: “Ben ne yaptım ki? Sadece çalışıyorum!” Ama diyemedim. Babam, “Aylin, annen haklı. Senin yaşında kızlar çoktan evlenmiş oluyor. Bak, komşunun kızı Elif geçen ay nişanlandı,” dedi. Sanki evlenmek bütün sorunlarımı çözecekmiş gibi.
Oysa ben, işyerinde yeni başlayan Melis’in gölgesinde eziliyordum. Melis, uzun boylu, sarı saçlı ve her daim güler yüzlüydü. Daha ilk haftadan herkesin ilgisini çekmişti. Özellikle de erkeklerin… Kadınlar ise ikiye bölünmüştü: Bir kısmı Melis’i kıskanıyor, bir kısmı ise onunla arkadaş olmaya çalışıyordu. Ben ise arada kalmıştım. Ne onun gibi dikkat çekici olabiliyordum ne de dedikodulara karışmak istiyordum.
Bir gün öğle arasında kantinde otururken, Ayşe yanıma yaklaştı. “Aylin, duydun mu? Melis’in saçları aslında boyalıymış. Doğal sarışın değilmiş,” dedi alaycı bir gülümsemeyle. “Hem gözleri de lensmiş.”
“Ne önemi var ki?” dedim sessizce. Ayşe bana dik dik baktı: “Sen anlamazsın tabii. Erkekler hep böyle kızlara bakıyor. Bizim gibiler ise arada kaynıyor.”
O an içimde bir şeyler koptu. Gerçekten de arada kaynıyor muydum? İşte de evde de hep ikinci planda kalıyordum. Akşam eve döndüğümde annem yine aynı konuları açıyordu: “Kızım, bak kendine biraz. Saçını başını düzelt. Belki sen de birini bulursun.”
Bir gece odama kapanıp ağladım. Pencereden dışarı bakarken İstanbul’un ışıkları bana çok uzak geliyordu. “Ben neden hep başkalarının gölgesinde kalıyorum?” diye sordum kendime.
Ertesi sabah işe giderken aynada kendime baktım. Gözlerim şişmişti ama makyaj yapmaya bile halim yoktu. Ofise girdiğimde Melis bana gülümsedi: “Günaydın Aylin!” O kadar samimi görünüyordu ki şaşırdım.
O gün iş çıkışı Melis yanıma geldi: “Birlikte kahve içelim mi?” Başta tereddüt ettim ama kabul ettim. Bir kafede oturup sohbet etmeye başladık. Melis bana hayatını anlattı: “Biliyor musun, ben de hep dışlanırım. Herkes beni dış görünüşümle yargılar ama kimse içimi sormaz.”
O an utandım. Ben de onu sadece dışarıdan yargılamıştım. Melis’in gözleri doldu: “Ailem benden hep mükemmel olmamı bekledi. Hiçbir zaman yeterli olamadım.”
Kendi hikayemi anlatmaya başladım: “Ben de evde baskı altındayım. Annem babam sürekli evlenmemi istiyor. İşte ise hep dedikodular arasında sıkışıp kalıyorum.”
Melis elimi tuttu: “Aylin, biz kadınlar hep birbirimize destek olmalıyız. Başkalarının ne dediği önemli değil.”
O günden sonra Melis’le daha çok vakit geçirmeye başladık. İşyerindeki dedikodular azalmadı ama artık umursamıyordum. Bir gün Ayşe yine laf attı: “Bakıyorum da yeni kankanla çok samimisiniz.”
Gülümsedim: “Evet, çünkü birbirimizi yargılamıyoruz.”
Evde ise annem hâlâ baskı yapıyordu ama artık ona karşı daha güçlüydüm. Bir akşam sofrada babama döndüm: “Baba, ben kendi hayatımı yaşamak istiyorum. Evlenmek zorunda değilim.” Annem şaşkınlıkla bana baktı: “Kızım, insanlar ne der?”
“İnsanlar ne derse desin, ben mutlu olmak istiyorum,” dedim kararlı bir sesle.
O gece ilk defa kendimi özgür hissettim.
Ama hayat kolay değildi. Bir gün işyerinde büyük bir kriz çıktı; Melis’in hakkında asılsız bir dedikodu yayıldı ve müdürümüz onu odasına çağırdı. Herkes fısıldaşıyordu: “Melis kovulacakmış!”
Melis ağlayarak yanıma geldi: “Aylin, ben ne yapacağım?”
Onu sakinleştirdim ve müdürün yanına birlikte gittik. Cesaretimi toplayıp müdüre her şeyin yalan olduğunu anlattım. Melis’in yanında durdum.
Müdür şaşırdı ama sonunda gerçeği anladı ve Melis’e sahip çıktı.
O gün işyerinde kadın dayanışmasının gücünü gördüm.
Aylar geçti, Melis’le dostluğumuz güçlendi. Annem ve babam da zamanla bana alıştı; artık evlilik konusunu daha az açıyorlardı.
Ama bazen geceleri hâlâ pencereden İstanbul’a bakıp düşünüyordum: “Toplumun beklentileriyle kendi mutluluğumuz arasında sıkışıp kalmak zorunda mıyız? Yoksa kendi yolumuzu çizmek için cesaret edebilir miyiz? Siz olsanız ne yapardınız?”