Küllerimden Doğarken: Bir Salı Günlüğü

“Zeynep, kalk artık! Bugün iş görüşmen var, unutma!” Annemin sesi, sabahın köründe evin duvarlarında yankılandı. Gözlerimi açtığımda, tavanın köşesindeki rutubet lekesine takıldı bakışlarım. Yine bir Salı sabahı, yine aynı sıkışmışlık hissi. İçimdeki ağırlıkla yataktan kalktım, annemin gözlerindeki endişeyi görmemek için başımı eğdim.

Mutfakta, annem çaydanlığı ocağa koyarken bir yandan da söyleniyordu: “Bak kızım, bu sefer de olmazsa… Bilmiyorum artık ne yapacağız.” Sesi titriyordu. Babamın geçen yıl iflas edip evi terk etmesinden beri, her sabahımız böyleydi. Annemle ben, iki kadın, İstanbul’un kenar mahallelerinden birinde hayata tutunmaya çalışıyorduk.

İş görüşmesine gitmek için evden çıktığımda, apartmanın merdivenlerinde komşumuz Ayşe Abla’yla karşılaştım. “Kızım, annen iyi mi? Dün gece yine ağlıyordu,” dedi usulca. Gözlerim doldu ama belli etmedim. “İyiyiz Ayşe Abla, sağ ol,” dedim ve hızla çıktım apartmandan.

Otobüs durağında beklerken cebimdeki son 10 lirayı düşündüm. Ya bu görüşme de olmazsa? Ya yine eve eli boş dönersem? İçimdeki korku büyüdükçe büyüyordu. Otobüse bindiğimde camdan dışarı bakıp kendi kendime fısıldadım: “Zeynep, güçlü olacaksın. Başka çaren yok.”

İş görüşmesi bir tekstil atölyesindeydi. Patronun adı Mehmet Bey’di; kır saçlı, sert bakışlı bir adam. CV’me şöyle bir baktıktan sonra sordu: “Daha önce deneyimin var mı?”

“Üniversiteden yeni mezunum ama staj yaptım,” dedim utangaçça.

“Burada staj değil, gerçek iş yapacaksın. Sabah yedide başlar, akşam sekizde çıkarsın. Asgari ücret veririm. Kabul mü?”

Bir an duraksadım. Bu şartlarda başka iş bulmak imkânsızdı. “Kabul,” dedim kısık sesle.

Mehmet Bey’in yüzünde küçümseyici bir gülümseme belirdi. “Yarın başla o zaman.”

Eve dönerken içimde garip bir huzursuzluk vardı. Anneme müjdeyi vermek isterdim ama bu işin bana neler kaybettireceğini düşünmeden edemiyordum. Eve vardığımda annem kapıda bekliyordu.

“Nasıl geçti?” diye sordu heyecanla.

“Başlıyorum anne,” dedim. Sarıldı bana, gözleri doldu. Ama ben o sarılmanın sıcaklığında bile yalnızlığımı hissettim.

Ertesi sabah işe başladım. Atölyede onlarca kadın vardı; hepsi benim gibi hayatın yükünü omuzlarında taşıyan kadınlar. Yanımdaki masada oturan Fatma Abla ilk gün bana şöyle dedi: “Kızım, burada kimseye güvenme. Herkes kendi derdinde.”

Günler geçtikçe atölyenin havası ciğerlerime doldu; makine gürültüsü, ter kokusu ve patronun bağırışları arasında kayboluyordum. Bir gün Mehmet Bey’in bana fazla yaklaştığını hissettim; gözleri üzerimdeydi. O an içimde bir korku büyüdü ama sesimi çıkaramadım.

Akşam eve döndüğümde annem sofrayı hazırlamıştı ama yüzünde bir hüzün vardı. “Bugün elektrik faturasını ödeyemedim,” dedi sessizce.

O gece yatağımda gözyaşlarımı yastığıma akıttım. Babamın yokluğunda annemle birlikte hayatta kalmaya çalışıyorduk ama her geçen gün biraz daha tükeniyordum.

Bir sabah atölyede Mehmet Bey beni odasına çağırdı. “Zeynep, fazla mesaiye kalacaksın bu akşam,” dedi emreder gibi.

“Evde annem hasta, ona bakmam lazım,” dedim çekinerek.

“Burası iş yeri! İstiyorsan çalışırsın, istemiyorsan kapı orada!” diye bağırdı.

O an içimde bir şey koptu. Gözlerim doldu ama ağlamadım. O gün fazla mesaiye kaldım; eve döndüğümde annemi baygın buldum. Hemen komşumuz Ayşe Abla’yı çağırdım, ambulans geldi.

Hastanede annemin başında beklerken içimdeki öfke büyüdü: Babama, Mehmet Bey’e, bu düzene… Annem gözlerini açtığında elimi tuttu: “Kızım, ben sana yük oldum,” dedi kısık sesle.

“Anne, ne olur böyle söyleme,” dedim ağlayarak.

O gece hastane koridorunda otururken kendi kendime söz verdim: Bu hayata boyun eğmeyecektim.

Ertesi gün atölyeye gidip Mehmet Bey’in karşısına dikildim: “Ben artık burada çalışmayacağım!” dedim kararlı bir sesle.

Şaşırdı, alaycı bir şekilde güldü: “Senin gibi binlercesi var dışarıda.”

“Belki öyle ama ben kendime saygımı kaybetmeyeceğim,” dedim ve çıktım odadan.

Eve döndüğümde anneme sarıldım: “Anne, başka bir yol bulacağız,” dedim.

O günden sonra temizlik işlerine gittim; evlere temizliğe gidip para kazandım. Zor oldu ama her akşam annemin yanında uyuyabildim.

Aylar geçti; borçlarımızı yavaş yavaş ödedik. Annem iyileşti; ben ise her şeye rağmen ayakta kalmayı öğrendim.

Şimdi dönüp baktığımda soruyorum kendime: Hayat bize ne kadar yük yüklerse yüklesin, insan kendi küllerinden yeniden doğabilir mi? Siz olsanız benim yerimde ne yapardınız?