Kırık Kanatlar: Bir Hayalin Bedeli
“Senin yüzünden yine rezil olduk Elif!” Annemin sesi mutfaktan yankılandı, tabakların birbirine çarpan sesiyle birlikte. O an, ellerim titreyerek fırçayı bıraktım. Tüm apartman duymuştu sanki. Babam ise salonda, televizyonun sesini biraz daha açtı; her zamanki gibi sessiz bir protesto. Oysa ben sadece kendi yolumu çizmek istemiştim.
O gün, Güzel Sanatlar Fakültesi’ni kazandığımı öğrendiğimde dünyalar benim olmuştu. Ama annem ve babam için bu sadece bir heves, bir “boş iş”ti. “Kızım, ressam olup ne yapacaksın? Aç mı kalacaksın?” demişti babam, gözlerinde korkuyla karışık bir öfke. Annem ise, “Komşunun kızı Ayşe öğretmen oldu, bak ne güzel maaşı var,” diye eklemişti. Onların gözünde başarı, memuriyetle ölçülüyordu. Benimse içimde fırtınalar kopuyordu; renklerin ve hayallerin peşinden gitmek istiyordum.
O gece odamda otururken, duvarlarıma astığım kendi çizimlerime baktım. Her biri bir kaçıştı benim için; gerçeklerden, beklentilerden, ailemin bana biçtiği rolden… Gözlerim doldu. “Neden kimse beni anlamıyor?” diye fısıldadım karanlığa.
Bir hafta sonra, babam işten eve döndüğünde elinde bir zarf vardı. “Bak bakalım Elif,” dedi, sesi yumuşak ama gözleri sertti. Zarfı açtım; bir devlet dairesinde memuriyet sınavı başvuru formu. “Bunu dolduracaksın. Hayat oyun değil.”
O an içimde bir şeyler koptu. “Baba,” dedim titreyen bir sesle, “ben sanatçı olmak istiyorum.”
Babam sandalyesinden kalktı, bana yaklaştı. “Sanatçı olmak istiyorsan önce karnını doyurmayı öğrenmelisin. Biz seni okutmak için yıllarca çalıştık. Şimdi sıra sende.”
O gece annem yanıma geldi, saçlarımı okşadı. “Kızım,” dedi, “biz senin kötülüğünü ister miyiz? Hayat zor. Biz de genç olduk, hayal kurduk ama gerçekler başka.”
Bir süre sonra pes ettim. Memuriyet sınavına girdim, kazandım da. Her sabah aynı otobüse binip aynı masaya oturmak… Renklerim soldu, fırçalarım tozlandı. Ama ailem mutluydu; komşulara anlatacak yeni bir başarı hikayeleri vardı artık.
Aylar geçti. Bir gün iş çıkışı Kadıköy’de yürürken eski lise arkadaşım Zeynep’e rastladım. O da benim gibi sanat tutkunu biriydi ama ailesi onu desteklemişti. Şimdi bir atölyesi vardı ve çocuklara resim dersi veriyordu.
“Elif, gözlerin sönmüş,” dedi bana sarılırken. “Senin hayallerin vardı.”
Gözlerim doldu yine. “Bazen insanın hayalleriyle ailesinin sevgisi arasında kalması çok zor,” dedim.
Zeynep beni atölyesine davet etti. O akşam eve döndüğümde anneme anlattım; “Belki hafta sonları Zeynep’in atölyesinde çocuklara resim dersi verebilirim.”
Annem önce sustu, sonra başını salladı: “Baban duymasın.”
Gizli gizli atölyeye gitmeye başladım. Çocukların gözlerindeki ışıltı bana umut verdi; sanki ben de yeniden nefes almaya başlamıştım. Ama bu huzur uzun sürmedi.
Bir akşam babam erken eve geldi ve beni atölyeden alırken gördü. Yüzü kıpkırmızıydı.
“Demek hala akıllanmadın!” diye bağırdı sokakta.
Eve döndüğümüzde annem ağlıyordu, babam ise bana sırtını dönmüştü. O gece odamda sabaha kadar ağladım.
Ertesi sabah babam kahvaltıda konuştu: “Ya bu evde bizim kurallarımıza uyarsın ya da kendi yoluna gidersin.”
İşte o an hayatımın en zor kararını verdim. Birkaç parça eşyamı topladım, fırçalarımı çantama koydum ve evden çıktım.
Zeynep bana kapısını açtı; küçük bir odada kalmaya başladım. Ailemle aylarca konuşmadık. Her gece yastığa başımı koyduğumda içimde bir boşluk vardı ama ilk defa kendim için yaşıyordum.
Atölyede çalıştıkça kendimi buldum; çocukların hayalleriyle kendi yaralarımı sardım. Bir gün bir resmim sergide ödül aldı; gazetede adımı görünce gözyaşlarımı tutamadım.
Aylar sonra annem aradı; sesi titriyordu: “Elif, baban hastanede…”
Koşa koşa hastaneye gittim; babam yatağında zayıf düşmüş haldeydi. Göz göze geldik.
“Elif,” dedi kısık bir sesle, “sana haksızlık ettik belki de… Ama korktuk işte, seni kaybetmekten…”
Elini tuttum; gözyaşlarım avuçlarına damladı.
Şimdi aradan yıllar geçti; ailemle ilişkimiz yavaş yavaş onarıldı ama hiçbir şey eskisi gibi olmadı. Hayallerimin bedelini ödedim mi bilmiyorum ama artık kendi yolumdayım.
Bazen geceleri pencereden İstanbul’un ışıklarına bakarken soruyorum kendime: “Hayallerimiz için sevdiklerimizi üzmeye değer mi? Yoksa hayat dediğimiz şey, hep bir şeylerden vazgeçmek mi? Siz olsanız ne yapardınız?”