Annemi Eve Getirmek: Zor Bir Kararın Ardından

“Senin yanında huzur bulamıyorum, Elif,” dedi annem, gözleri dolu dolu bana bakarken. O an, içimde bir şeyler koptu. Annemi İstanbul’daki evime getireli henüz bir ay olmuştu. Herkes bana ne kadar iyi bir evlat olduğumu söylüyordu, ama kimse geceleri annemin sessizce ağladığını, sabahları mutfağa girdiğinde yabancı gibi etrafa bakındığını bilmiyordu.

Her şey geçen kış başladı. Annem Hatice Hanım, Afyon’un küçük bir köyünde yalnız yaşıyordu. Babamı kaybedeli beş yıl olmuştu. Komşular arayıp, “Elif Hanım, anneniz iyice unutkan oldu, geçen gün ocağı açık bırakmış,” dediklerinde içim cız etti. Kardeşim Murat Almanya’da, ablam Zeynep ise İzmir’deydi. Herkes bana döndü: “Sen İstanbul’dasın, anneni yanına al.”

İlk başta gurur duydum kendimle. Annemi büyük şehre getirmek, ona daha iyi bakmak… Ama gerçekler hayallerimden çok uzaktı. Annem İstanbul’un gürültüsüne, apartman hayatına alışamadı. Sabahları ezan sesiyle uyanmaya alışmış kadın, burada korna sesleriyle irkiliyordu. Bir sabah mutfakta buldum onu, elinde eski bir tencereyle: “Bu evde yemek kokusu yok Elif, bizim köyde sabahları mis gibi ekmek kokardı,” dedi.

İşten yorgun argın döndüğümde annemi televizyonun karşısında dalgın buluyordum. Bir gün komşumuz Ayşe Hanım uğradı, anneme selam verdi. Annem cevap vermedi bile; gözleri cam gibi boştu. Ayşe Hanım bana yanaşıp fısıldadı: “Çok zor iş Elifciğim, Allah yardımcın olsun.”

Bir akşam annemle tartıştık. “Anneciğim, neden bu kadar mutsuzsun? Burada daha iyi bakılıyor sana,” dedim. Yüzüme baktı, sesi titriyordu: “Burası benim evim değil ki kızım. Benim toprağım orada, komşularım orada… Burada kimseyle konuşamıyorum.”

O gece uyuyamadım. Kafamda bin bir düşünce… İş yerinde performansım düşmüştü; patronum uyardı: “Elif Hanım, son zamanlarda dalgınsınız.” Arkadaşlarım arayıp dışarı çağırıyor, ben ise annemi yalnız bırakmaya korkuyordum. Bir gün işten eve döndüğümde annemi apartmanın girişinde buldum; kapıyı unutmuş, dışarı çıkmış. Komşular telaşla bana haber vermişti.

Ablam Zeynep aradı: “Elif, çok yorulmuşsun belli ki. Belki de annemiz köyde daha mutlu olurdu.” Kardeşim Murat ise suçlar gibi konuştu: “Sen büyük şehirdesin diye her şey kolay mı sandın? Annemizi yalnız bırakma!”

Bir yanda ailemin beklentileri, bir yanda kendi hayatım… Annemi köyden koparmakla hata mı ettim? Onun iyiliği için mi yoksa kendi vicdanımı rahatlatmak için mi getirdim? Bu sorular beynimi kemiriyordu.

Bir gün annem odasında eski bir fotoğraf albümünü karıştırırken ağlamaya başladı. Yanına oturdum, elini tuttum: “Anneciğim, burada mutlu olmanı istiyorum.” Bana baktı: “Kızım, ben burada yaşayamam. Toprağımı özledim.”

Sonunda karar verdim. Annemi tekrar köyüne götürecektim. O gün arabaya binerken gözlerim doldu; annem ise ilk kez gülümsedi: “Köyümün havası başka olur kızım.” Yol boyunca sessizce ağladım.

Köye vardığımızda komşuları kapıya koştu; annem hemen eski dostlarıyla sohbete daldı. Ben ise içimde bir boşlukla geri döndüm İstanbul’a. Arkadaşlarım bana kızdı: “Nasıl bırakabildin anneni?” dediler. Kimse yaşadıklarımı bilmiyordu.

Şimdi her gece annemi arıyorum; sesi daha canlı geliyor artık. Ama ben hâlâ kendimi suçlu hissediyorum. Annemi kendi mutluluğu için mi köye bıraktım yoksa gerçekten onun iyiliği için mi? Bazen insan en doğru kararı verdiğini sanıyor ama vicdanı susmuyor.

Siz olsanız ne yapardınız? Kendi hayatınızdan vazgeçip annenizi yanınıza mı alırdınız yoksa onun alıştığı yerde mutlu olmasına izin mi verirdiniz?