Karanlıkta Başlayan Hayaller: Bir Çöpçünün Umutla Savaşı

“Oğlum, bu saatte nereye gidiyorsun yine? İnsan biraz uyur!” Annemin sesi, mutfağın loş ışığında yankılandı. Saat daha üç bile olmamıştı. Gözlerimi ovuşturup, eski montumu giyerken içimde bir sızı hissettim. “Anne, işe gitmem lazım. Yoksa faturaları nasıl ödeyeceğiz?” dedim, ama sesim titriyordu. Babam işsizdi, annem ise evlere temizliğe gidiyordu. Kardeşim Zeynep’in okul masrafları, evin kirası, elektrik… Her şey üst üste gelmişti.

İstanbul’un karanlık sokaklarında çöp arabasının arkasına tutunurken, ellerim donuyordu. Her sabah aynı rutini yaşıyordum: Çöp kutularını boşaltmak, sokak köpeklerinden kaçmak, bazen de insanların küçümseyen bakışlarına maruz kalmak… Ama ben başka bir hayatın hayalini kuruyordum. Lisede dereceye girmiştim, üniversite sınavında mühendislik fakültesine burslu kabul edilmiştim. Ama bu şehirde hayallerin bedeli vardı; çalışmadan okumak imkânsızdı.

Bir sabah, işten çıkıp üniversiteye yetişmeye çalışırken otobüste uyuyakaldım. Yanımda oturan yaşlı bir adam bana dokundu: “Evladım, iyi misin? Çok yorgun görünüyorsun.” Gözlerimi açtım, başım yana düşmüş. “İyiyim amca, sadece biraz uykusuzum,” dedim. Adam başını salladı: “Gençler çok çalışıyor artık, ama hayat kolay değil.” O an içimde bir şey kırıldı; kimse kolay bir hayat yaşamıyordu ama bazıları için hayat daha da zordu.

Okulda arkadaşlarım bana uzaylı gibi bakıyordu. Onlar son model telefonlarla oynarken ben eski tuşlu telefonumla anneme mesaj atıyordum: “İyiyim anne, merak etme.” Kantinde oturacak param yoktu; çoğu zaman su içip derse giriyordum. Bir gün sınıfta Burak yanıma geldi: “Mert, sen neden hiç bizimle takılmıyorsun?” diye sordu. Utandım, cevap veremedim. Sonra ekledi: “Yoksa çalışıyor musun?” Başımı eğdim: “Evet, sabahları çöp topluyorum.” Bir an sessizlik oldu. Sonra Burak hafifçe gülümsedi: “Helal olsun kardeşim. Kolay değil.” O an ilk defa biri beni yargılamadan anlamıştı.

Ama herkes Burak gibi değildi. Bazı hocalar bile bana küçümseyerek bakıyordu. Bir gün laboratuvarda hocamız bana döndü: “Mert Bey, siz bu kadar yorgun gelmeye devam ederseniz laboratuvarı geçemezsiniz.” İçimden bağırmak istedim: “Hocam, ben başka bir hayat yaşamak zorundayım!” Ama sustum. Çünkü biliyordum ki kimse benim hikâyemi tam olarak anlamazdı.

Eve döndüğümde annem gözlerimin altındaki morlukları görünce ağlamaya başladı: “Oğlum, kendini bu kadar harap etme. Okulu bırak istersen…” Annemin ellerini tuttum: “Anne, ben bu hayatı değiştireceğim. Söz veriyorum.” Ama bazen kendime bile inancım kalmıyordu.

Bir gece işten dönerken yağmur başladı. Üzerimdeki ince mont suyu geçirdi; iliklerime kadar üşüdüm. O an bir köşe başında durup ağladım. Kimse görmedi beni; İstanbul’un gürültüsünde kayboldum. O an düşündüm: Belki de bu şehirde hayaller sadece zengin çocuklarına aitti.

Ama ertesi sabah yine kalktım. Çünkü pes etmek bana göre değildi. Okulda bir proje yarışması vardı; katılmaya karar verdim. Geceleri işten sonra kütüphanede sabahladım. Ellerim çöp kokarken devre şemaları çizdim. Arkadaşlarım bana yardım etti; Burak ve Elif yanımda oldular. Proje günü geldiğinde jüriye sunum yaptık ve birinci olduk! O an gözlerim doldu; ilk defa emeğimin karşılığını almıştım.

Ama hayat yine kolay değildi. Babam eve sarhoş geldiği bir gece bana bağırdı: “Senin okuman bize ne kazandıracak? Boşuna uğraşıyorsun!” Annem araya girdi: “Yeter artık! Mert bizim umudumuz!” O gece evde kıyamet koptu. Kardeşim Zeynep korkudan ağladı. Ben ise odama kapanıp sabaha kadar düşündüm: Gerçekten doğru yolda mıydım?

Bir gün belediyeden işten çıkarıldığımı öğrendim; yeni taşeron firma kendi adamlarını getirmişti. O an dünya başıma yıkıldı; hem işsiz hem öğrenciydim artık. Annem ağladı, babam sustu, ben ise çaresizce iş aramaya başladım. İnşaatlarda çalıştım, gece vardiyalarında depo dizdim… Ama okulu bırakmadım.

Mezuniyet günü geldiğinde cübbemi giyerken ellerim titriyordu. Annem gözyaşları içinde bana sarıldı: “Oğlum başardın!” Babam ise ilk defa gururla baktı bana. O an anladım ki; ne kadar zor olursa olsun, insan hayallerinden vazgeçmemeli.

Şimdi bir mühendis olarak çalışıyorum ama hâlâ o sabahların kokusu burnumda… Hâlâ sokakta çöp toplayan gençleri gördüğümde içim sızlıyor.

Sizce de bu ülkede emekle hayal kurmak neden bu kadar zor? Hayatın yükünü en çok sırtlananlar neden en az değer görüyor? Yorumlarınızı merak ediyorum.