Bir Kırık Kalbin Gölgesinde: İstanbul’un Kayıp Sokaklarında
— Anne, yeter artık! Ben senin istediğin gibi biri olmak zorunda değilim!
Sesim, evimizin dar koridorunda yankılandı. Annemin gözleri doldu, ama yine de geri adım atmadı. “Elif, ben senin iyiliğin için uğraşıyorum. Senin yaşında ben çoktan çalışmaya başlamıştım. Hayal peşinde koşmakla olmuyor bu işler!”
O an, içimde bir şey koptu. Kapıyı hızla çarpıp çıktım. İstanbul’un o boğucu yaz akşamında, gözyaşlarımı saklamak için başımı öne eğip yürümeye başladım. Hangi sokağa girdiğimi, nereye gittiğimi bilmiyordum. Tek bildiğim, evden uzaklaşmam gerektiğiydi.
Telefonum çaldı. Annem arıyordu. Açmadım. Bir banka oturup derin bir nefes aldım. O sırada yanımda bir ses duydum:
— Affedersin, Kadir Has Caddesi’ni biliyor musun? Saatlerdir arıyorum, kimse tarif edemedi.
Başımı kaldırdım. Karşımda, sırtında eski bir sırt çantası olan, yorgun ama umutlu bakışlı bir genç duruyordu. “Bilmiyorum,” dedim kısa bir şekilde. Ama sesim titremişti.
Oturdu yanıma. “Birine kızmış gibisin,” dedi gülümseyerek. “Ben de anneme kızıp evden kaçmıştım bir zamanlar.”
Bir an duraksadım. “Sen de mi?” dedim şaşkınlıkla.
“Tabii,” dedi. “Ama sonra anladım ki, anneler bazen yanlış da olsa hep bizim iyiliğimizi isterler.”
İçimde bir öfke kabardı. “Ama bazen insanın nefes alacak alanı kalmıyor! Her şey onlar için mi olmalı?”
Genç adam başını salladı. “Bazen de kendi yolunu çizmek gerekir. Ama unutma, aile dediğin şey kolay kolay bırakmaz insanı.”
Bir süre sessizce oturduk. Sonra bana döndü: “Adın ne?”
“Elif,” dedim.
“Ben de Emre,” dedi elini uzatarak. “İstersen birlikte yürüyelim biraz.”
Kabul ettim. İstanbul’un dar sokaklarında yürürken, Emre bana kendi hikayesini anlattı. Babası küçükken evi terk etmiş, annesiyle yıllarca mücadele etmişler. “Ben de hep kaçmak istedim,” dedi. “Ama sonunda döndüm. Çünkü annemden başka kimsem yoktu.”
Kafamda annemin sözleri yankılandı: “Senin yaşında ben çoktan çalışmaya başlamıştım…” Oysa ben resim yapmak istiyordum; üniversite sınavına hazırlanıyordum ama annem sürekli ‘gerçekçi ol’ diyordu.
Emre birden durdu: “Bak, bence seninle annene bir mektup yazalım. Söylemek istediklerini yazarsın; belki yüz yüze konuşmak zor geliyor.”
Gülümsedim istemsizce. “Çocukça değil mi?”
“Hayır,” dedi kararlı bir şekilde. “Bazen kelimeler ağızdan çıkınca kaybolur ama yazıda kalır.”
Bir kafeye oturduk. Emre bana bir defter verdi. Kalemi elime aldığımda ellerim titredi. Anneme hiç söyleyemediklerimi yazmaya başladım:
“Anneciğim,
Biliyorum, beni korumak istiyorsun ama bazen nefes alamıyorum. Kendi yolumu çizmek istiyorum; hata yapacaksam da kendi hatam olsun istiyorum…”
Yazdıkça içimdeki yük hafifledi. Emre sessizce bekledi, arada bana çay ısmarladı.
Mektubu bitirdiğimde gözlerim dolmuştu ama içimde garip bir huzur vardı.
“Şimdi ne yapacaksın?” diye sordu Emre.
“Bilmiyorum,” dedim dürüstçe. “Belki eve dönerim… Belki de biraz daha yürürüm.”
Emre bana kendi adresini verdi: “Bir şeye ihtiyacın olursa buradayım.”
O gece eve döndüm. Annem kapıda bekliyordu; gözleri şişmişti ağlamaktan.
“Elif… Korktum sana bir şey oldu diye…”
O an sarıldık birbirimize; ikimiz de ağladık uzun uzun.
Ertesi sabah mektubumu masanın üstüne bıraktım ve okula gittim. Annem akşam bana sarıldı ve sadece şunu söyledi: “Sen mutlu ol yeter.”
Şimdi düşünüyorum da… Bir insan kendi yolunu çizmek isterken ailesini kırmadan nasıl ilerleyebilir? Ya siz hiç annenizle böyle büyük bir kavga yaşadınız mı? Affetmek mi daha zor, anlaşılmak mı?