Karanlıkta Kalan Sırlar: Bir Üniversite Yurdunda Yaşananlar

“Bunu yapmasak mı gerçekten?” diye fısıldadı Elif, gözleri korkuyla büyümüş, elleri titriyordu. O an, yurttaki odamızda, gece yarısı masanın etrafında dizilmiş altı kişiydik. Ben, en yakın arkadaşlarım Baran, Mert ve Serkan; Baran’ın kız kardeşi Zeynep ve onun iki arkadaşı. Herkesin nefesi tutulmuştu. Masanın ortasında, eski bir tahta ouija tahtası duruyordu. Zeynep’in elleri tahtanın üzerinde geziniyordu, sesi titrek ama kararlıydı: “Eğer buradaysan, bize bir işaret ver.”

O an, dışarıdan gelen rüzgar camı hafifçe titretti. Odaya bir ürperti yayıldı. Mert gülmeye çalıştı: “Korkmayın ya, bunlar hep tesadüf.” Ama kimse gülmedi. Tahtadaki gösterge yavaşça hareket etmeye başladı. Hepimiz birbirimize baktık; kimse itiraf etmese de, içimizden biri oynatıyor olmalıydı. Ama ben elimi çekmiştim, Baran da öyle. Gösterge harfleri tek tek gezdi: S-T-A-N.

Zeynep’in sesi kısıldı: “Stan… Stan kim?”

O an içimde bir sıkıntı hissettim. Annemin küçükken bana anlattığı korku hikayeleri aklıma geldi. “Bırakalım artık,” dedim. Ama Zeynep ısrar etti: “Biraz daha devam edelim. Belki bir şey anlatmak istiyor.”

Gösterge tekrar hareket etti: “B-E-N B-U-R-A-D-A-Y-I-M.”

O gece uyuyamadık. Herkes odasına çekildiğinde bile, içimde tarif edemediğim bir huzursuzluk vardı. Sabah olduğunda, Baran’ın yüzü bembeyazdı. “Gece boyunca biri beni izliyordu sanki,” dedi. Mert ise hiç konuşmadı; gözleri dalgın, elleri cebinde sürekli oynuyordu.

Günler geçtikçe yurtta tuhaf şeyler olmaya başladı. Önce Zeynep’in odasında eşyalar yer değiştiriyordu. Sonra Serkan’ın bilgisayarında kendi kendine açılan dosyalar… En kötüsü ise bir gece Baran’ın uykusunda bağırarak uyanmasıydı: “Git buradan! Git!”

O sabah annem aradı. Sesimden bir şeylerin ters gittiğini anlamıştı. “Oğlum, ne oldu? Bir derdin mi var?” dedi. Anlatamadım; çünkü annem bu tür şeylere inanmazdı. Ama içimdeki korku büyüyordu.

Bir akşam yurtta herkes toplanmışken, Mert patladı: “Yeter artık! Oyun oynadık diye başımıza gelmeyen kalmadı! Kimse huzur bulamıyor!”

Baran sinirle ayağa kalktı: “Senin yüzünden oldu! Sen zorladın Zeynep’i!”

Zeynep ağlamaya başladı: “Ben sadece eğlenmek istemiştim… Kimseye zarar vermek istemedim…”

O an herkes sustu. Odaya ağır bir sessizlik çöktü. Herkes birbirine bakıyordu; suçlu arar gibi…

O geceden sonra yurtta ilişkilerimiz bozuldu. Eskiden her akşam birlikte yemek yer, kahkahalar atardık; şimdi ise herkes kendi köşesine çekilmişti. Annem tekrar aradı: “Oğlum, aileni unutma. Her ne olursa olsun, biz senin yanındayız.”

Ama ben ailemle de konuşamaz hale gelmiştim. İçimdeki korku ve suçluluk duygusu büyüdükçe büyüyordu.

Bir gece rüyamda küçük bir çocuk gördüm; yüzü belli belirsizdi ama gözleri kocaman ve hüzün doluydu. Bana bakıp fısıldadı: “Beni neden çağırdınız?” Uyandığımda ter içindeydim.

Ertesi gün Zeynep yanıma geldi; gözleri şişmişti ağlamaktan: “Abi, ben çok korkuyorum… Anneme anlatamıyorum… Ne yapacağız?”

Birlikte Baran’la konuştuk; sonra Serkan ve Mert’i de çağırdık. Hepimiz aynı şeyi hissediyorduk: Bu işin şakası yoktu ve başımıza gelenlerin sorumluluğu hepimize aitti.

Bir çözüm bulmamız gerekiyordu. Yurttaki yaşlı hademe Mehmet Amca’ya gittik; o her şeyi bilirdi, herkes ona danışırdı. Mehmet Amca bizi dinledi, sonra derin bir nefes aldı: “Evlatlarım, bazı kapılar açılır ama kapanmaz… Ne yaptığınızın farkında mısınız?”

Başımızı öne eğdik. Mehmet Amca bize dua okumamızı, birbirimizden özür dilememizi ve bir daha böyle işlere kalkışmamamızı söyledi.

O gece hep birlikte dua ettik; birbirimize sarıldık ve içimizdeki korkuları paylaştık. Zeynep ağlayarak özür diledi; Baran ona sarıldı. Mert ilk defa gülümsedi: “Belki de bu yaşadıklarımız bize ders oldu.”

Zamanla yurttaki tuhaflıklar azaldı; ilişkilerimiz yavaş yavaş düzeldi ama hiçbir şey eskisi gibi olmadı. O gece yaşadıklarımızı kimseye anlatamadık; ailelerimize bile… Ama içimde hep şu soru kaldı:

“Bazen merakımızın bedeli çok ağır olmuyor mu? Siz olsaydınız ne yapardınız?”