Bir Akşamın Sessizliğinde: Umut ve Kırgınlık Arasında
“Baba, ben artık burada kalmak istemiyorum!” diye bağırdım, sesim evin duvarlarında yankılandı. Annem mutfaktan çıkıp gözlerimin içine baktı, gözlerinde hem endişe hem de kırgınlık vardı. Babam ise koltuğunda oturmuş, televizyonun sesini biraz daha açtı. O an anladım ki, bu evde sesimi duyurmak için daha çok bağırmam gerekecek. Ama ben yorulmuştum, yıllardır süren tartışmalardan, beklentilerden, üzerime yüklenen sorumluluklardan…
O akşam işten eve yürürken, İstanbul’un kenar mahallelerinden birinde, ayaklarımın altındaki kaldırımlar kadar yorgundum. Eskiden ailemle birlikte şehrin göbeğinde, gürültülü ve kalabalık bir apartmanda yaşardık. Şimdi ise tek başıma, eski bir apartmanın üçüncü katında, duvarları rutubet kokan bir dairedeydim. Taşınalı henüz iki ay olmuştu ama bu kısa sürede bile hayatımda çok şey değişmişti. Her akşam eve dönerken içimde bir boşluk hissediyordum; ne eski mahallemin sıcaklığı vardı burada, ne de ailemin desteği.
İşten çıkınca eve yürümeyi alışkanlık haline getirmiştim. Otobüs beklemektense, akşamın serinliğinde düşüncelerimle baş başa kalmak bana iyi geliyordu. O gün de yine aynı yolu yürüyordum. Caddede çocuklar top oynuyor, yaşlı kadınlar kapı önünde dedikodu yapıyordu. Ben ise onların arasından sessizce geçip gidiyordum. İçimde biriken öfkeyi ve kırgınlığı kimseyle paylaşamıyordum.
Bir gün annem aradı. “Oğlum, iyi misin? Yemeğini yedin mi?” diye sordu. Sesinde bir titreme vardı. “İyiyim anne,” dedim ama aslında iyi değildim. Annem bunu hissetti mi bilmiyorum ama konuşmamız kısa sürdü. Telefonu kapattıktan sonra gözlerim doldu. Ne zaman bu kadar uzaklaştık birbirimizden? Ne zaman birbirimize yabancı olduk?
Babamla aramızdaki mesafe ise daha da büyüktü. O, her zaman kendi doğrularını bana dayatmaya çalıştı. “Adam olacaksan bizim gibi olacaksın,” derdi. Ama ben onun gibi olmak istemiyordum. Kendi yolumu çizmek istiyordum. Üniversiteyi bitirip iş bulduğumda bile onun gözünde hâlâ çocuk kalmıştım. Kendi ayaklarım üzerinde durmaya çalıştıkça, o beni daha çok kontrol etmeye çalıştı. Sonunda dayanamadım ve taşındım.
Taşındığım gün annem ağladı. “Bizi bırakıp nereye gidiyorsun?” dedi. Babam ise sessiz kaldı, sadece başını salladı. O an içimde bir şeyler koptu ama geri dönmedim. Çünkü biliyordum ki, bu evde kalırsam kendimi asla bulamayacaktım.
Yeni mahallemde kimseyi tanımıyordum. Komşular soğuk ve mesafeliydi. Akşamları pencereden dışarı bakıp eski mahallemi özlüyordum. Orada herkes birbirini tanır, bir ihtiyacın olduğunda hemen yardıma koşarlardı. Burada ise herkes kendi derdine düşmüş, kimse kimseyle ilgilenmiyordu.
Bir akşam marketten dönerken apartmanın girişinde yaşlı bir adamla karşılaştım. “Evladım, yardım eder misin?” dedi elindeki poşetleri göstererek. Poşetleri alıp yukarı kadar çıkardım. Adam bana teşekkür etti ve “Yalnızlık zor şey evlat,” dedi gözlerimin içine bakarak. O an kendimi onun yerine koydum; yıllar sonra ben de böyle yalnız kalacak mıydım?
İş yerinde de durum pek farklı değildi. Müdürüm Halil Bey sürekli üzerime geliyordu. “Daha hızlı olmalısın, herkes senden daha iyi çalışıyor,” diyordu her fırsatta. Arkadaşlarım ise kendi aralarında gruplaşmıştı; ben ise hep dışarıda kalıyordum. Öğle yemeklerinde masada tek başıma oturuyor, sessizce yemeğimi yiyordum.
Bir gün iş çıkışı eve dönerken yağmur başladı. Şemsiyem yoktu, sırılsıklam oldum. Eve vardığımda pencereden dışarı bakıp ağlamaya başladım. O an anladım ki, ne kadar güçlü olmaya çalışırsam çalışayım, bazen insanın omuzlarındaki yük çok ağır olabiliyor.
Bir gece babam aradı. “Oğlum, annen hasta oldu,” dedi kısık bir sesle. Hemen eski eve koştum. Annem yatakta yatıyordu; yüzü solgundu ama beni görünce gülümsedi. Yanına oturdum, elini tuttum. “Sana kırgın değilim,” dedi fısıltıyla. O an gözyaşlarımı tutamadım.
O gece sabaha kadar başında bekledim annemin. Babamla ilk kez uzun uzun konuştuk; geçmişteki hatalarımızı, birbirimize söylediklerimizi… O da yorgundu aslında; hayatın yükü onu da ezmişti.
Annem iyileştiğinde ona sarıldım ve “Ben de seni özledim anne,” dedim. Babam ise ilk kez bana sarıldı ve “Seninle gurur duyuyorum,” dedi sessizce.
Şimdi yine o akşam yürüyüşlerime devam ediyorum ama içimde bir umut var artık. Hayat zor olsa da, ailemle aramdaki bağları yeniden kurmaya başladım. Yalnızlığın ne demek olduğunu öğrendim; ama aynı zamanda affetmenin ve yeniden başlamanın da mümkün olduğunu gördüm.
Bazen düşünüyorum: İnsan gerçekten kendi yolunu seçebilir mi? Yoksa hep ailemizin gölgesinde mi yaşarız? Sizce insan kendi mutluluğunu bulabilir mi yoksa geçmişin yüküyle yaşamaya mahkûm mudur?