Kırık Hayallerin Gölgesinde: Bir Anadolu Akşamı
“Baba, ben artık dayanamıyorum!” diye bağırdım, apartman boşluğunda yankılanan sesimle. Annem mutfaktan başını uzattı, gözlerinde korku ve yorgunluk vardı. Babam ise eski koltuğunda oturmuş, televizyonun sesini biraz daha açtı; sanki ses yükseldikçe evdeki sorunlar azalacakmış gibi. O an, içimde yıllardır biriken öfke ve çaresizlik, kelimelere dökülmek için fırsat kolluyordu.
O akşam işten eve yürüyerek dönüyordum. Ankara’nın kenar mahallelerinden birinde, yeni taşındığımız bu gri apartmanların arasında kaybolmuş hissediyordum. Eskiden Ulus’ta, kalabalığın içinde yaşardık; şimdi ise bu sessizliğin içinde kendi sesimi bile duyamıyordum. Yürürken, çocukluğumun geçtiği sokakları, annemin pazardan getirdiği taze ekmek kokusunu, babamın akşam eve gelişini düşündüm. Ama artık hiçbir şey eskisi gibi değildi.
Eve girdiğimde annem sofrayı hazırlıyordu. “Yemek hazır oğlum,” dedi. Sesi titrek ve yorgundu. Babam ise yine sessizdi; son zamanlarda hep böyleydi. İşsiz kaldığından beri içine kapanmış, evin yükünü omuzlarıma bırakmıştı. Ben ise üniversiteyi bitirememiş, bir tekstil atölyesinde asgari ücretle çalışmaya başlamıştım. Hayallerim vardı; mühendis olacaktım, ailemi bu yoksulluktan kurtaracaktım. Ama hayat bana başka bir yol çizmişti.
O akşam sofrada sessizlik hakimdi. Annem göz ucuyla bana bakıyor, babam ise tabağındaki yemeği karıştırıyordu. Birden babam başını kaldırdı: “Ne oldu yine? Yüzün asık.”
İçimde patlamaya hazır bir volkan vardı. “Baba, ben bu hayatı istemiyorum! Her gün aynı şey… Sabah işe git, akşam eve gel, borçları düşün… Hiçbir şey değişmiyor!”
Babam öfkeyle kaşlarını çattı: “Herkesin hayatı böyle oğlum! Biz de gençken hayal kurduk ama gerçekler başka. Sen de alışacaksın.”
Annem araya girdi: “Yavrum, baban haklı… Zamanla her şey düzelir.”
Ama ben susmadım. “Düzelmeyecek anne! Benim hayallerim vardı… Şimdi hepsi paramparça.”
O an annemin gözleri doldu. Babam ise sandalyesini geri itti, kalkıp odasına çekildi. Sofrada yalnız kaldık annemle. Elini uzattı, ellerimi tuttu: “Oğlum, bazen insanın elinden bir şey gelmez. Baban da çok üzgün… İş bulamıyor, kendini suçluyor.”
Başımı eğdim. Annemin elleri çatlamıştı; yılların yorgunluğu avuçlarında birikmişti. O an anladım ki sadece ben değil, hepimiz kırılmıştık.
Gece boyunca uyuyamadım. Tavanı izlerken geçmişi düşündüm: Üniversiteyi bırakmak zorunda kaldığım günü… Babamın işten çıkarıldığı haberi aldığı akşamı… Annemin gizlice ağladığı geceleri…
Ertesi sabah işe giderken mahalledeki bakkal Ahmet Amca’yla karşılaştım. “Nasılsın evlat?” dedi.
“İyiyim Ahmet Amca,” dedim ama sesim titriyordu.
“Bak oğlum,” dedi, “Hayat kolay değil. Ama pes edersen kaybedersin.”
Gülümsedim ama içimde fırtınalar kopuyordu.
Atölyede çalışırken patronum Hüseyin Bey yanıma geldi: “Mehmet, bugün fazla mesai var. Kalabilecek misin?”
Başımı salladım. Fazla mesai demek biraz daha para demekti; belki bu ay faturaları ödeyebilirdik.
Akşam eve döndüğümde annem kapıda bekliyordu. “Baban yok,” dedi endişeyle.
“Ne demek yok?”
“Sabah çıktı, hâlâ gelmedi.”
O an içime bir korku düştü. Babam son zamanlarda çok sessizdi; bazen saatlerce balkonda oturup uzaklara bakıyordu. Hemen dışarı çıktım, mahallede dolaştım ama bulamadım.
Gece yarısı kapı çaldı. Babamdı; yüzü solgun, gözleri kan çanağı gibiydi.
“Neredeydin baba?” diye sordum öfkeyle.
“Biraz dolaştım,” dedi kısık sesle. “Düşündüm… Belki de her şey benim suçum.”
O an içimdeki öfke yerini acıya bıraktı. Babamın omuzları çökmüştü; o güçlü adam gitmiş, yerine kırılgan bir adam gelmişti.
“Baba,” dedim sessizce, “Biz birlikteyiz… Her şeye rağmen.”
Babam başını salladı ama gözlerinde umut yoktu.
Günler böyle geçti; her sabah umutla uyanıp her akşam hayal kırıklığıyla yatağa giriyordum. Bir gün atölyede işten çıkarıldığımı öğrendim; patron iflas etmişti.
Eve dönerken yağmur yağıyordu; sanki gökyüzü de benimle ağlıyordu. Eve girince annem hemen anladı: “Ne oldu oğlum?”
“İşten çıkardılar anne…”
Annem sarıldı bana; ikimiz de ağladık.
O gece babam odama geldi. Elinde eski bir kutu vardı. “Bunu sana vermek istiyorum,” dedi.
Kutuyu açtım; içinde eski bir defter ve birkaç fotoğraf vardı. Defteri açınca babamın gençliğinde yazdığı şiirleri gördüm.
“Baba… Bunlar senin mi?”
Başını salladı: “Gençken ben de hayal kurardım oğlum… Şair olacaktım. Ama hayat başka türlü yazdı hikayemizi.”
O an babamı ilk kez gerçekten anladım; onun da hayalleri vardı ama gerçekler ağır basmıştı.
Ertesi sabah yeni bir iş aramaya başladım; pes etmeyecektim. Annem mutfakta dua ediyordu; babam ise eski defterini karıştırıyordu.
Belki hayat kolay değildi ama birlikte olduğumuz sürece her şeyin üstesinden gelebilirdik.
Şimdi size soruyorum: Sizin de hayalleriniz kırıldı mı? Ya da aile içinde konuşamadığınız sırlarınız var mı? Hayatın yükünü nasıl taşıyorsunuz?