Bir Seçim Hikayesi: İstanbul’un Gölgesinde Kalan Hayallerim

“Beni neden anlamıyorsun anne? Ben senin gibi olmak istemiyorum!” diye bağırdım, gözlerim dolu dolu. Annem, mutfak masasının başında ellerini önlüğüne sildi, gözlerini kaçırdı. Babam ise yine salonda, televizyonun karşısında, elinde rakı bardağıyla sessizce oturuyordu. O an, çocukluğumun geçtiği o küçük Anadolu kasabasının dar sokaklarında değil de, İstanbul’un kalabalığında kaybolmak istediğimi bir kez daha anladım.

İstanbul Üniversitesi’ne kabul edildiğimde, kasabamızdaki herkes bana imrenerek bakmıştı. “Bak kızımız büyük şehre gidiyor, doktor olacak!” diye övünüyordu annem komşulara. Ama kimse bana sormadı: Ben ne istiyorum? Ben neyi seçmek istiyorum? Babamın içkili gecelerinde annemin sessizliğine gömülmekten bıkmıştım. Hayatımda ilk defa kendi kararımı vermek istedim.

İlk gün derse girdiğimde, Elif’i gördüm. Uzun siyah saçları, kendine güvenen bakışlarıyla hemen dikkatimi çekti. Yanıma oturdu, “Merhaba, ben Elif,” dedi gülümseyerek. O anda içimde bir sıcaklık hissettim. Sanki yıllardır tanıdığım biriydi. Ders boyunca fısıldaşarak konuştuk; ikimiz de Anadolu’dan gelmiştik, ikimiz de ailelerimizin beklentilerinden kaçıyorduk.

Elif’in ailesi de benimkine benziyordu ama o daha cesurdu. “Ben kendi yolumu çizeceğim,” derdi hep. Birlikte ders çalışır, Boğaz’da yürüyüş yapar, hayallerimizi konuşurduk. Bir gün Galata Köprüsü’nde otururken bana döndü: “Sence biz gerçekten özgür müyüz?” diye sordu. O an sustum. Çünkü özgürlük, benim için hâlâ babamın gölgesinden kurtulmak demekti.

İstanbul’da hayat kolay değildi. Yurtta kalıyordum ama param kıt kanaat yetiyordu. Annem her ay biraz para gönderirdi ama babamın içki masrafları yüzünden çoğu zaman eksik gelirdi. Bazen Elif’le simit alıp sahilde otururduk; paramız yoktu ama hayallerimiz büyüktü.

Bir akşam yurtta Elif’le tartıştık. “Sen neden hep korkuyorsun?” dedi bana. “Hayatını ailenin ellerine bırakmışsın.” İçimde bir şeyler kırıldı o an. “Sen anlamazsın,” dedim ağlayarak. “Babam her gece içiyor, annem susuyor, ben ise burada mutlu olmaya çalışıyorum.” Elif sarıldı bana, “Bak,” dedi, “senin için buradayım ama kendin için de bir şeyler yapmalısın.”

O gece sabaha kadar uyuyamadım. Annemi aradım, telefonda ağladım. “Anne, ben burada çok zorlanıyorum,” dedim. Annem sessizce dinledi, sonra fısıldadı: “Kızım, ben de yıllarca sustum ama sen susma. Kendi yolunu çiz.”

Bir gün babam aradı; sesi sarhoştu. “Kızım, aileni unutma,” dedi. “Buraları unutma.” O an içimde bir öfke kabardı. Neden hep ben ailemi düşünmek zorundaydım? Neden kendi hayatımı seçemiyordum?

Elif’in ailesi onu ziyarete geldiğinde, onlara imrenerek baktım. Babası kızının elini tutmuştu; annesi ona sarılıyordu. O akşam Elif bana döndü: “Ailemle kavga ettim ama onlar beni seviyorlar. Sen de aileni affetmeye çalış.”

Ama affetmek kolay değildi. Bir gün yurda döndüğümde annemden bir mesaj buldum: “Baban hastanede.” O an dünyam başıma yıkıldı. Hemen kasabaya döndüm; babam yoğun bakımdaydı. Onu o halde görünce içimdeki öfke yerini acıya bıraktı.

Babam gözlerini açtığında elimi tuttu: “Kızım… Ben seni hep sevdim ama gösteremedim,” dedi kısık bir sesle. O an ağladım; yıllardır içimde biriken her şey gözyaşı olup aktı.

Babam iyileşti ama eskisi gibi olmadı. Ben ise İstanbul’a döndüğümde artık farklıydım. Elif’le aramızda mesafe oluşmuştu; o kendi yolunu çizmişti bile. Ben ise hâlâ geçmişimle savaşıyordum.

Bir gün Boğaz’da tek başıma yürürken düşündüm: Hayatımızı gerçekten kendimiz mi seçiyoruz, yoksa ailemizin gölgesinde mi yaşıyoruz? Annemin dediği gibi susmamayı öğrenebilecek miyim?

Şimdi size soruyorum: Siz olsaydınız neyi seçerdiniz? Kendi yolunuzu mu, yoksa ailenizin beklentilerini mi?