Sonsuz Bir Kayıp: Asuman’ın Sessiz Çığlığı

“Bunu bana nasıl yaparsın Serhat?!” diye bağırdım, gözyaşlarım yanaklarımdan süzülürken. Annemin cenazesinden döndüğümüz o akşam, evin kapısını açtığımda kardeşim Serhat’ın odasının bomboş olduğunu gördüm. Ne telefonu vardı, ne de cüzdanı. Sadece eski bir defterini bırakmıştı masanın üstüne. İçimde bir yer paramparça oldu; annemi toprağa vermiştik, şimdi de kardeşim kayıptı.

Babam salonda sessizce oturuyordu, gözleri camdan dışarıya dalmıştı. “Asuman, Serhat geldi mi?” diye sordu kısık bir sesle. Cevap veremedim. Sanki boğazıma bir düğüm oturmuştu. Annemin ölümünden sonra evdeki sessizlik daha da ağırlaşmıştı. Babamla aramızda hep bir mesafe vardı; annem aramızdaki köprüydü. Şimdi o köprü yıkılmıştı.

Deftere uzandım, kapağını açtım. Serhat’ın titrek el yazısıyla yazdığı birkaç satır vardı:

“Abla, ben gidiyorum. Dayanamıyorum artık. Annemin yokluğuna, babamın suskunluğuna, bu evin ağırlığına… Beni arama.”

Dizlerimin bağı çözüldü, yere çöküp hıçkıra hıçkıra ağladım. O an, hayatımda ilk defa gerçekten yalnız kaldığımı hissettim.

O gece uyuyamadım. Annemin bana çocukken söylediği ninniler kulaklarımda çınlıyordu. “Asuman’ım, güçlü ol kızım,” derdi hep. Ama nasıl güçlü olabilirdim? Annemi kaybetmiştim, şimdi de kardeşimi kaybediyordum. Babam ise kendi acısına gömülmüş, bana sırtını dönmüştü.

Sabah olduğunda, babamı mutfakta buldum. Elinde çay bardağıyla oturuyordu. “Serhat’tan haber var mı?” diye sordum titrek bir sesle.

Başını salladı. “Yok… Belki de gitmek ona iyi gelir.”

İçimde öfke kabardı. “Sen nasıl bu kadar rahat olabiliyorsun? Annemi yeni kaybettik! Şimdi de Serhat yok! Hiçbir şey hissetmiyor musun?”

Babam gözlerini kaçırdı. “Herkes acısını farklı yaşar Asuman.”

O an anladım ki, bu evde kimse kimsenin acısını paylaşmıyordu. Herkes kendi yalnızlığında boğuluyordu.

İşe gitmek zorundaydım. İstanbul’un kalabalığında kaybolmak istedim belki de… Otobüste yanımda oturan yaşlı kadın bana bakıp, “Kızım iyi misin?” diye sordu. Gözlerim doldu ama cevap veremedim.

Ofiste kimse annemin ölümünü bilmiyordu. Müdürüm Ayşe Hanım yanıma gelip, “Asumancığım, raporları hazırladın mı?” dediğinde içimden bağırmak geldi: “Benim annem öldü! Kardeşim kayıp! Kimse bana rapor sormasın!” Ama sadece başımı salladım.

Öğle arasında balkona çıktım, telefonumu açıp Serhat’ı aradım. Telefonu kapalıydı. Mesaj attım: “Neredesin? Lütfen bana bir haber ver.” Cevap gelmedi.

Akşam eve döndüğümde babam hâlâ aynı yerde oturuyordu. Masada iki tabak vardı ama yemek yoktu. “Yemek yapmadın mı?” diye sordum.

“İştahım yok,” dedi kısaca.

Ben de mutfağa geçip pilav ve mercimek çorbası yaptım. Annem olsa sofrayı donatırdı… Sofraya oturduk ama ikimiz de yemeğe dokunmadık.

O gece Serhat’ın defterini tekrar elime aldım. Sayfaları çevirdikçe çocukluğumuz gözümün önüne geldi: Annemin yaptığı kek kokusu, babamın eski radyodan dinlediği türküler… O zamanlar mutluyduk sanki. Ama şimdi her şey paramparça.

Ertesi gün babam işten erken geldi. Yorgun ve bitkin görünüyordu. “Asuman, polise haber verelim mi?” dedi.

Bir an duraksadım. “Belki de gitmek istedi… Zorla mı tutalım?”

Babam başını eğdi. “Ben onu koruyamadım… Anneni de koruyamadım…”

İlk defa babamın gözlerinde yaş gördüm o an. İçimdeki öfke yerini acıya bıraktı.

O hafta boyunca her gün Serhat’tan haber bekledim. Her telefon sesiyle irkildim, her kapı ziliyle umutlandım ama nafile…

Bir akşam kapı çaldı. Açtığımda komşumuz Emine Teyze’yi gördüm. Elinde bir tabak börek vardı.

“Asuman’cığım, nasılsınız? Bir ihtiyacınız var mı?”

Gözlerim doldu yine. “Yok Emine Teyze… Sağ ol.”

Beni içeri çekti, sarıldı sıkıca. “Ağla kızım, ağla… İçine atma.”

O an anladım ki, bazen en büyük destek hiç beklemediğin yerden gelir.

Geceleri Serhat’ın defterini okuyup ona mektuplar yazmaya başladım:

“Serhat, neredesin bilmiyorum ama seni affediyorum. Annemi de affediyorum… Babamı da… Belki de en çok kendimi affetmem gerek.”

Bir sabah işe giderken telefonuma bir mesaj geldi: “İyiyim abla, merak etme.”

Sadece bu kadar… Ama o mesaj bana yeniden nefes aldırdı.

Aylar geçti… Evdeki sessizlik yavaş yavaş yerini kabullenmeye bıraktı. Babamla daha çok konuşmaya başladık; birlikte yemek yaptık, eski fotoğraflara baktık. Annemin yokluğuna alışmak mümkün değildi ama onun hatırasıyla yaşamayı öğrendik.

Serhat geri dönmedi ama arada mesaj attı; bazen bir fotoğraf gönderdiği şehirden, bazen sadece bir selam… Onun da kendi acısıyla baş etmeye çalıştığını biliyordum artık.

Hayat devam etti; ben işime sarıldım, babam bahçeyle uğraşmaya başladı. Ama içimde hep bir eksiklik kaldı; annemin sesi, Serhat’ın gülüşü…

Şimdi geceleri pencereden yıldızlara bakarken kendi kendime soruyorum: Bir aileyi gerçekten ne ayakta tutar? Sevgi mi, alışkanlık mı yoksa sadece birlikte geçirilen zaman mı? Sizce insan en çok neyi kaybedince yalnız kalır?