Bir Gece Yarısı Telefonu: Yalnızlığın ve İhanetin Gölgesinde

“Alo?” dedim, sesim titriyordu. Saat gece yarısını geçmişti. Eşim Zeynep derin uykudaydı, yan odadan televizyonun cılız sesi geliyordu. Telefonun ucundaki ses, yıllardır duymadığım kadar tanıdıktı; içimde bir yerleri sızlattı. “Cemre ben… Nasılsın?” dedi, fısıltı gibi. O an, kalbim göğsümden fırlayacak sandım.

Yıllar önce üniversitede tanışmıştık Cemre’yle. O zamanlar hayat daha kolaydı; sorumluluklar, faturalar, çocukların okul masrafları yoktu. Şimdi ise evliydim, iki çocuk babasıydım ve her gün aynı rutinin içinde kayboluyordum. Ama Cemre’nin sesiyle bir anda geçmişe döndüm. “Seni özledim,” dedi. “Bir kere görüşsek… Sadece konuşsak.”

Telefonu kapattıktan sonra başımı soğuk duvara yasladım. İçimde bir fırtına kopuyordu. Zeynep’in yüzünü düşündüm; bana güvenen, her sabah kahvaltımı hazırlayan, çocukları okula götüren o kadını… Ama bir yanda da Cemre vardı; gençliğimin heyecanı, yarım kalmış cümlelerimiz, asla yaşanamamış bir aşk.

Sabah kahvaltısında Zeynep’in gözlerinin içine bakamadım. “Bir şeyin mi var?” diye sordu. “Yorgunum,” dedim kısaca. O an yalan söylemenin ağırlığı omuzlarıma çöktü. Çocuklar kavga ediyordu; biri ödevini yapmamış, diğeri sütünü dökmüştü. Hayatın gürültüsü içinde boğulurken, aklım hâlâ Cemre’nin sesindeydi.

O gün iş yerinde hiçbir şeye odaklanamadım. Müdürüm Halil Bey’in söyledikleri kulağıma uğultu gibi geliyordu. Öğle arasında telefonuma baktım; Cemre’den bir mesaj: “Gelmek istersen, Kadıköy’deyim. Eski kafede.”

Vicdanımla savaşa savaşa gittim o kafeye. Cemre oradaydı; saçları eskisi gibi dağınık, gözleri hâlâ umut dolu. “Nasılsın?” dedi tekrar, ama bu kez gözlerinin içine bakarak. “İyi değilim,” dedim. “Kendimi kaybolmuş hissediyorum.”

Cemre elimi tuttu; yıllardır kimse bana böyle dokunmamıştı. “Biliyorum,” dedi. “Ben de öyleyim.”

O an zaman durdu sanki. Kafede çalan eski bir Sezen Aksu şarkısı fonda yankılanıyordu. “Beni bırakma…” diyordu şarkı, ama ben zaten çoktan bırakılmıştım; kendi hayatımın içinde kaybolmuş, duygularımı bastırmıştım.

Cemre’yle saatlerce konuştuk; geçmişi, hayallerimizi, pişmanlıklarımızı… Sonra eve döndüm. Zeynep kapıda bekliyordu; gözlerinde bir şüphe vardı. “Neredeydin?” diye sordu sessizce.

“İşten geç çıktım,” dedim yine yalan söyleyerek. O an Zeynep’in gözlerinde bir kırılma gördüm; belki de her şeyi anlamıştı.

Geceleri uyuyamaz oldum. Yastığa başımı koyduğumda Cemre’nin sesi kulağımda çınlıyordu. Ama sabahları çocuklarımın gülüşüyle uyanınca, içimdeki suçluluk büyüyordu.

Bir akşam Zeynep’le mutfakta tartıştık. “Sen artık burada değilsin,” dedi gözleri dolarak. “Bana yabancılaştın.”

Sustum. Çünkü haklıydı. Kendi içimde ikiye bölünmüştüm; bir yanım aileme tutunmak istiyor, diğer yanım ise Cemre’ye koşmak istiyordu.

Bir gece Cemre aradı yine: “Gel, konuşmamız lazım.”

Gittim ona; bu kez daha kararlıydı. “Seni seviyorum ama bu şekilde devam edemem,” dedi. “Ya benimle olursun ya da hayatından tamamen çıkmamı istersin.”

O an anladım ki hiçbir seçim kolay olmayacaktı. Eve döndüğümde Zeynep beni bekliyordu; ağlamıştı belli ki.

“Beni seviyor musun hâlâ?” diye sordu titrek bir sesle.

Uzun süre sustum. Sonra sadece “Bilmiyorum,” diyebildim.

O gece evde soğuk bir rüzgar esti; çocuklar odalarında sessizce uyuyordu ama ben ilk defa bu kadar yalnız hissettim kendimi.

Ertesi sabah Zeynep valizini hazırlamıştı. “Bir süre annemde kalacağım,” dedi. “Kendine ve ne istediğine karar ver.”

Çocuklar annelerinin arkasından ağladı; ben ise mutfakta tek başıma oturup ellerimi başıma gömdüm.

Hayat bazen insanı en zayıf yerinden vuruyor; en çok sevdiklerinle sınanıyorsun.

Şimdi mutfak masasında otururken düşünüyorum: Sadakat nedir? Aşk mı önemli yoksa huzur mu? Siz olsanız ne yapardınız? Gerçekten insan bir ömrü tek bir kişiye borçlu mu?